Benim Adım Leyla (Bana Kalsın 2)

Updated: Sep 30
Onunla ilk defa bir kitapçıda karşılaştık. Bir eylül akşamüstü, işten biraz erken çıkıp bir kitapçıya gittim. ‘Türk Roman/Öykü’ rafına doğru gittim. O, rafın önünde durmuştu. Elinde bir kitap vardı ve yavaş yavaş yapraklarını çeviriyordu. Lacivert bir etek, beyaz bir gömlek ve siyah rugan bir ayakkabı giymişti, eteği dizlerinin hemen üstünde bitiyordu. Bir bacağını hafif bükerek diziyle kitaplığın rafına dayamış, diğer bacağını da onun arkasına atmış, dalgın dalgın kitaba bakıyordu. Yanına yaklaşmadan önce bir süre izledim. Yandan bakınca bile kıvrımları görünen kirpikleri bir inip bir kalkıyordu. Saçları omzundan göğsüne dökülmüştü. Elindeki kitabın Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sı olduğunu hemen fark ettim. Mavi kapaklı bu kitap belki o güne kadar on defa okuduğum ve en sevdiğim kitaptı. Normalde insanlara kolayca yaklaşan ve hemen konuşabilen bir insan değildim ama bu kez öyle olmadı. İçimde ona karşı çok tanıdık bir his vardı. Sanki onunla daha önce bir yerlerde bir şekilde karşılaşmış, tanışmıştık. Usulca yanına yaklaştım:
- Ne hazin değil mi?
Dönüp bana baktı. Önce bu teklifsizliğimi garipsediğini belli edecek şekilde yüzünü ekşitti ama bir an beni süzdükten sonra meraklı bir bakışla: “Neymiş hazin olan?” dedi.
- Raif ve Maria Puder’in imkânsız aşkı…
- Ben olsan hazin demezdim, bugün bize bu kitabı okutan bu imkânsızlık değil mi?
Bunu söylerken gözlerini gözlerime dikmiş, benden karşı görüşüne teslim olup olmayacağımı bekler bir hal almıştı.
- Başka türlü olamazdı, diyorsun yani?
- Başka türlü olsaydı roman olmazdı, diyorum.
- Bu kitabı ilk okuduğumdan beri aklımdan çıkmayan bir soru var: Neden Raif, mektuplar kesildiğinde Maria’nın başına bir şey gelmiş olabileceğini değil de onu terk etmiş olduğunu düşündü?
- Çünkü Maria’da Raif’e asla teslim olmayan bir yan vardı. Raif bunu hissetmişti. Giderken bile bunun korkusuyla ayrıldı Maria’dan. Bir çeşit kendini gerçekleştiren kehanete dönüştü bu durum Raif için. O yüzden başka türlü düşünmesi neredeyse imkansızdı.
Küçük bir cümle ile başlayan sohbetin evrildiği nokta çok hoşuma gitmişti. Bir cesaret onu kitapçının hemen yanındaki bir yerde kahve içmeye davet ettim.
- Aslında bir işim vardı ve biraz oyalanmak için buraya gelmiştim ama sanırım henüz bir kahvelik vaktim var.
Birlikte kitapçıdan çıkıp hemen yanındaki kahve dükkanına girdik. Ben sade bir filtre kahve istedim, o latte istedi. Masaya geçtiğimizde, gözleriyle, oturur oturmaz iki elimle yapışıp hemen birkaç yudum aldığım kahve kupasını işaret etti:
- Kahveyi seviyorsun.
- Ah, evet. Çok sonradan alıştım ama. Eskiden neredeyse hiç içmezdim.
- Hep böyle teklifsiz misindir?
Konunun, yıldırım hızıyla kahveden çıkıp bana dönmesi afallattı beni ve bu afallama onun hoşuna gitti. Hafifçe gülümsedi. Sorusunda bir kinaye olsa da alttan alta hoşuna gittiğini de belli etmişti bu gülümseme. Cevap vermedim. Kahvecide otururken yine Raif ve Maria Puder’den, imkânsız aşklardan, aşka imkân tanımayan modern zamanlardan söz ettik. Bir ara gözü saatine takıldı. Unuttuğu bir şeyi hatırlamış gibiydi yüzü.
- Çok özür dilerim ama gitmem lazım, vaktin nasıl geçtiğini anlamamışım. Bir arkadaşımla buluşacaktım. Hesabı sen halletsen olur mu? Bir dahaki sefere ben ısmarlarım.
Bunu söylerken ayağa kalkmıştı bile. Ani kalkışının etkisini üzerimden atamadan bir de “bir dahaki sefere” sözü iyiden iyiye sersemletmişti beni. Tam arkasını dönmüş giderken kendime geldim:
- İyi de bir daha nasıl göreceğim seni?
Yavaşlamadı, sadece başını çevirip “Yine aynı saatte aynı kitapçıda!” dedi ve hızlıca caddeye çıktı.
Ertesi gün, aynı kitapçıda, aynı saatte ve aynı rafın önünde gördüm onu. Elinde yine aynı kitap vardı. Bu kez renkli, çiçekli, tiril tiril, ayak bileklerine kadar inen bir etek ve taba rengi yarım bir bot giymişti. Yine yaklaşmadan önce bir süre izledim. Sonra yaklaştım, yanında durup bir kitaba elimi uzatırken sorumu sordum:
- Hiç mi mutlu son yok?
- Üzgünüm ama mutluluğun kendisi sonlu olduğundan mutlu son olmadığını kabullenmen lazım.
Yine dünkü gibi karşı görüşüne teslim olup olmayacağımı bekler bir bakış attı. Zekasının bu kıvraklığına hayran kalmıştım. Bunu yalnızca hayranlığımı bildiren bir yüz hareketiyle ifade etmekle yetindim.
- Umarım bu kez daha çok vaktin vardır. Şu yakında çok güzel bir bar var, bir şeyler içeriz diye düşündüm.
Teklifimi kabul etti ve birlikte kitapçıdan çıktık. Yan yana ama konuşmadan yürüdük çünkü o an aklıma gelen hiçbir cümle ona söyleyecek, hiçbir konu ona anlatacak kadar kıymetli değildi benim nazarımda. Ara sıra kaçamak bakışlarla yüzünü seyretmek dışında bir şey yapamadım. Ona baktığımda, baktığımı anlayacak da bal rengi gözlerini (evet gözleri bal rengiydi) bana çevirecek diye ödüm kopuyordu. Çok geçmeden bara geldik. Yola bakan masalardan birine oturup birer ellilik bira söyledik. Orada oturduğumuz süre boyunca ne konuştuğumu, ona ne söylediğimi, onun ne cevap verdiğini hatırlamıyorum desem yeridir. Sadece sırf o konuşsun da ben onu seyredeyim diye aşka dair bir-iki soru sorduğumu hatırlıyorum. Birasını otuz üç yudumda içti. Konuşmaya o kadar dalmıştı ki bir bira ile gecenin sonuna gelmiştik. Birer tane daha içmeyi teklif ettim. Ama o bir tane daha içmeyeceğini söyledi:
- Beni evime bırakır mısın?
- Elbette!
Yine yan yana ve hiç konuşmadan caddeye çıktık. Saat henüz gece yarısına varmamıştı. Etrafta bir sürü insan vardı. Kimi kol kola girmiş kimi bağıra bağıra espriler yapan ve kahkahalar atan gruplar halinde dolaşan insanlar vardı. Ara sıra da son ses müzik açmış ve içinde dört-beş erkeğin olduğu patlak egzozlu arabalar geçiyordu. O an iki gündür saatlerce konuştuğumuz halde adını bilmediğimi fark ettim:
- Bunca zamandır konuşuyoruz fakat ben hala adını bilmiyorum. Adın ne?
- Sen bana en çok hangi adı yakıştırırdın?
- Leyla, sana en çok bu ad yakışırdı.
- Benim adım Leyla!
Şaka yaptığını zannederek güldüm ama şaka yapmadığını göstermek için kaşlarını önce çattı sonra başını iki yana salladı. İsmini tahmin mi etmiştim yoksa benimle oyun mu oynuyordu anlayamadım.
- Peki senin adın ne?
- Sen bana en çok hangi adı yakıştırırdın?
- Orhan olmalı, sana bu ad çok yakışırdı.
- Benim adım Orhan!
“Yemezler” gibi bir bakış fırlattı. Oyun oynadığını düşünüp karşılık vermek istemiştim ama sanırım onun kadar iyi oynayamadım.
- Tamam, tamam. Benim adım Selim
“Hah şöyle” der gibi baktı bu kez. Benim teslim oluşum hoşuna gitmiş olacak ki gülümsedi. Gülümsemesi beni sarhoş etti. Önümüzden geçen bir taksiye el ettim, durdu. Aynı kapıdan, taksinin arka koltuğuna önce o bindi sonra ben bindim. Otururken eteğini dizlerine kadar çekti, fazlalık kısmını bacaklarının arasına sıkıştırdı. Şoföre oturduğu sokağı söyledi, şoför navigasyona adresi girip hareket etti. Leyla başını cama dayadı. Yol boyunca hiç konuşmadık. Ben ara ara ona kaçamak bakışlar atıyordum. O ise o an orada değil gibiydi, bunu fark edince kaçamak bakışları bırakıp onu seyre daldım. Bir süre sonra sokağına geldik. Ben vedaya hazırlanırken bal rengi gözleriyle bana bakıp “Bir kahve içer misin?” dedi. Yüzümdeki memnuniyet ifadesini görünce cevabımı beklemeden taksiden indi. Ben de taksicinin parasını ödeyip indim. Önümde yürüyordu. Ardından gideceğimden ve bundan da şikâyet etmeyeceğimden emin bir yürüyüşü vardı. Evi bir sitedeydi, ana giriş kapısından girdik. Onun evinin olduğu bloğa geldik, içeri girdik. Asansörü beklerken ve binip de yukarı doğru giderken hiç konuşmadık. Dairesinin kapısından girmeden önce bana döndü:
“Ev biraz dağınık olabilir, kusura bakma n’olur”
“Hiç sorun değil ama istersen biraz bekleyebilirim kapıda”
“Çok iyi olur, ben toparlayınca girersin”
İçeri girdi, kapıda bekledim. Birkaç dakika sonra kapıyı açtı ve beni içeri davet etti. Küçük bir apartman dairesiydi burası. Girişte tek bir oda ve açık mutfak, mutfakla salonun arasından açılan bir kapıyla girilen bir de yatak odası vardı. Salonda bej renkli L koltuk, koltuğun önünde üzeri camlı, ayakları ferforje bir sehpa, bunların tam karışındaki duvara dayalı, beyaz mdf-suntadan yatay bir kitaplık ve kitaplığın üzerinde bir televizyon vardı. Kafası bej renkli siyah metal ayaklı lambader odanın köşesinde duruyordu. Odadaki tek pencere ve balkon kapısını bordo bir perde örtüyordu.
Ben salona geçip koltuğa oturdum. O, mutfakta kahve hazırlamaya koyuldu. Az sonra bir kupa bardakta kahve ile geldi:
- Sen içmiyor musun?
- Canım istemiyor, sen kahveyi seversin diye sadece sana yaptım.
Ben kahvemi yudumlarken o TV’de Youtube’u açtı.
- En sevdiğin şarkı hangisi? İlk aklına geleni söyle!
Birkaç saniye düşünüp “Ezginin Günlüğü/Bana Kalsın” dedim. Youtube’dan o şarkıyı bulup açtı. Konuşmaya başladık yine. Bir yandan şarkı çalıyor: “Yağmurlar ve sen, gözyaşlarım neden? Hem sevip hem ayrılmak kader miymiş bilmem” hem de konuşuyorduk. Vakit ilerledi, ben yavaş yavaş günün yorgunluğunu tüm bedenimde hissetmeye başladım. Oturuşum değişmiş olacak ki “İstersen uyuyabilirsin” dedi. Aslında o an en son istediğim şeydi uyumak ama onunla aynı dairede uyumak fikri inanılmaz cazip gelmişti:
“Olur, bir yastık yeter”
Yatak odasına gitti, elinde beyaz kılıflı bir yastık ve bir mavi-beyaz pike ile geri döndü. Sonra bir bana baktı, bir koltuğa baktı:
“Senin boyun neredeyse koltuktan uzun, rahat edemezsin burada. Yatağa gel”
İkiletmeden ama acele de etmeden yatak odasına gittim. Gömleğimi ve pantolonumu çıkarıp yatağa girdim. O banyoya gitti, üzerini değişip geri geldi. İpekli kumaştan askılı, pudra rengi bir gecelik giymişti. Yanıma yattı. Yüzü bana dönüktü ama gün içindeki o kendinden emin ve alaycı bakışlarından eser kalmamıştı. Yorgun görünüyordu. Zorla gülümsedi “Sarıl bana, sadece sarıl” dedi. Sarıldım, uyuduk. Sabah telefonumun çalmasıyla uyandım. Saat henüz dokuza geliyordu ve arayan avukatım Özgür’dü.


Comments