On Beş Dakika (Bana Kalsın 1)

Updated: Sep 30
Karşımda oturmuş, sakin sakin bir şeyler anlatıyor fakat anlattıklarını duymuyorum. Aklım gözlerinde, bal rengi gözlerinde. Konuştukça bazen gözlerime, bazen masadaki nesnelere bazen de etraftaki masalara takılan bal rengi gözlerinden gözlerimi alamıyorum. Sonra kirpikleri; uzun, kıvrımlı ve neredeyse göz kapaklarına değecek kirpiklerini izliyorum. Ardından çenesini izliyorum, dudaklarını, boynunu, saçlarını… En sonunda parmaklarına takılıyor gözlerim. İnce, uzun ve biçimli parmakları, konuşurken kâh önündeki bardağı kavrıyor kâh omzuna düşen uzun, düz siyah saçlarını geri atıyor. Biz seninle, ne zamandan beridir böyle karşılıklı oturuyoruz? Ben sana, ne zamandan beri böyle delice aşığım? Sen, ne zamandan beri bana böyle umarsız ve uzaksın?
Son cümlesi belli ki bir soru cümlesiydi, soran bakışlarından anlıyorum bunu. Yüzüne öyle çocuk gibi saf saf bakınca tekrar etti:
“Kalkalım mı?”
“İşin yoksa oturalım biraz daha”
“Tamam ama on beş dakikaya kalkmam lazım”
“Olur, on beş dakika sonra kalkarız”
Zamana karşı yarışım o an başladı. Kolumdaki saatin ‘tik-tak’larını duyabiliyordum. On beş dakikada dört yüz elli defa ‘tik’, dört yüz elli defa ‘tak’ sesi gelecekti. Bense akan zamana inat, gözlerini, kirpiklerini, çenesini, dudaklarını, boynunu ve saçlarını sınırsız ve zamansız bir çerçeveye kaydetmeliydim. Bu, onu son görüşüm olacaktı ama henüz onun bundan haberi yoktu.
Onunla ilk defa bir kitapçıda karşılaştık, en azından o böyle olduğunu zannediyordu. Bir eylül akşamüstü, işten biraz erken çıkıp bir kitapçıya gittim. ‘Türk Roman/Öykü’ rafına doğru gittim. O, rafın önünde durmuştu. Elinde bir kitap vardı ve yavaş yavaş yapraklarını çeviriyordu. Lacivert bir etek, beyaz bir gömlek ve siyah rugan bir ayakkabı giymişti, eteği dizlerinin hemen üstünde bitiyordu. Bir bacağını hafif bükerek diziyle kitaplığın rafına dayamış, diğer bacağını da onun arkasına atmış, dalgın dalgın kitaba bakıyordu. Yanına yaklaşmadan önce bir süre izledim. Yandan bakınca bile kıvrımları görünen kirpikleri bir inip bir kalkıyordu. Saçları omzundan göğsüne dökülmüştü. Elindeki kitabın Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sı olduğunu hemen fark ettim. Mavi kapaklı bu kitap belki o güne kadar on defa okuduğum ve en sevdiğim kitaptı. Usulca yanına yaklaştım:
“Ne hazin değil mi?”
İrkilmeden, beni ve sorumu bekliyormuş gibi sükûnetle dönüp bana baktı:
“Neymiş hazin olan?”
“Raif ve Maria Puder’in imkânsız aşkı”
“Ben olsan hazin demezdim, bugün bize bu kitabı okutan bu imkânsızlık değil mi?”
Bunu söylerken gözlerini gözlerime dikmiş, benden karşı görüşüne teslim olup olmayacağımı bekler bir hal almıştı.
“Başka türlü olamazdı, diyorsun yani?”
“Başka türlü olsaydı roman olmazdı, diyorum”
Bir cesaret onu kitapçının hemen yanındaki bir yerde kahve içmeye davet ettim.
“Aslında bir işim vardı ve biraz oyalanmak için buraya gelmiştim ama sanırım henüz bir kahvelik vaktim var”
Kahvecide otururken Raif ve Maria Puder’den, imkânsız aşklardan, aşka imkân tanımayan modern zamanlardan söz ettik. Onunla ilk defa oturduğumuz o gün de zamana karşı yarışıyordum. Kahvesi bitene kadar yüzünün ve vücudunun her ayrıntısını zihnime kazımak için çabalıyordum ama kahvesinden hiç içmedi. Sonra sanki bana tanıdığı süre dolmuş gibi ani bir hareketle kalktı ve gitmesi gerektiğini söyleyip özür dileyerek uzaklaştı. Ardından bir süre hareketsiz ve ondan gözlerimi ayıramadan bakakaldım.
Ertesi gün, aynı kitapçıda, aynı saatte ve aynı rafın önünde tekrar karşılaştık ya da en azından o böyle olduğunu zannediyordu. Elinde yine aynı kitap vardı. Bu kez renkli, çiçekli, tiril tiril, ayak bileklerine kadar inen bir etek ve taba rengi yarım bir bot giymişti. Yine yaklaşmadan önce bir süre izledim. Sonra yaklaştım, yanında durup bir kitaba elimi uzatırken sorumu sordum:
“Hiç mi mutlu son yok?”
“Ah yine sen, uslanmayacaksın sanırım!”
“Evet pek niyetim yok”
“Üzgünüm ama mutluluğun kendisi sonlu olduğundan mutlu son olmadığını kabullenmen lazım.”
Bu kez onu az ilerideki bir bara davet ettim, kabul etti. Bara kadar yan yana yürüdük, yürürken hiç konuşmadık. Barın, yola bakan masalarından birine oturduk. 50’lik birer bira söyledik ve ben onun birasını otuz üç yudumda bitireceğini hesap ederek zamana karşı yarışıma başladım. Onu bütün varlığıyla zihnime kazımaya çalıştım. Sırf o konuşsun da ben ona bakayım diye bir soru sordum:
“Aşkın maddi bir boyutu var mı gerçekten?”
“Bence aşkın trajedilerinden biri, son derece soyut bir duygunun maddi bir dünyada yaşanmak zorunda olması. Aşkın kendisinin ölçü birimi yok ama aşkın dünyadaki tezahürlerinin var. Birlikte geçirilen saatler, gidilen kilometreler, yazılan mesajlar, dokunulan saniyeler, beklenen günler... Hatta bunu biraz daha ileri götüreyim: Aşkın en maddi tarafı belki de bedendir.”
“Aşkın bir bedene ihtiyacı var mı peki?”
“Bence aşkın var olmak için bir bedene ihtiyacı yok; ama yaşanmak için bir bedene ihtiyacı var. Birini görmeden de sevebilirsin. Yanında değilken de sevebilirsin. Hatta o insan artık hayatta değilken bile sevmeye devam edebilirsin. Bu anlamda aşk, sevilen kişinin fiziksel varlığından bağımsızlaşabilir. Hafızada, hayalde, özlemde yaşayabilir. Ama iki insan arasındaki aşkın dünyaya temas ettiği yer bedendir. Bakmak, sesini duymak, aynı masada oturmak, kokusunu bilmek, eline dokunmak… Bunların hepsi aşkın soyut hâlinin fiziksel dünyadaki karşılıkları.”
O konuştukça ben ona bakıyordum, cümleleri biraz daha uzasın, zaman dursun diye dua ediyordum. Fakat nihayet beklenen son geldi, hiç içmediği birasını masanın ortasına doğru iterek gözlerini gözlerimden ayırmadan ayağa kalktı:
“Beni evime bırakır mısın?”
“Elbette”
Yine yan yana ve hiç konuşmadan caddeye çıktık. Saat henüz gece yarısına varmamıştı. Etrafta bir sürü insan vardı. Kimi kol kola girmiş kimi bağıra bağıra esprilere yapan ve kahkahalar atan gruplar halinde dolaşan insanlar vardı. Ara sıra da son ses müzik açmış ve içinde dört-beş erkeğin olduğu patlak egzozlu arabalar geçiyordu.
“Adın ne?
“Sen bana en çok hangi adı yakıştırırdın?”
“Leyla olmalı senin ismin”
“Tamam o zaman, adım Leyla, senin adın ne?”
“Sen bana en çok hangi ismi yakıştırırdın?”
“Orhan olmalı senin ismin”
“Tamam o zaman, adım Orhan”
Yolda yürürken oynadığımız bu küçük oyun hoşuna gitmişti ve ilk defa gülümsemişti. Gülümserken yüzünün aldığı hal beni sarhoş etmişti.
Önümüzden bir taksi geçiyordu, el ettim durdu. Aynı kapıdan, taksinin arka koltuğuna önce o bindi sonra ben bindim. Otururken eteğini dizlerine kadar çekti, fazlalık kısmını bacaklarının arasına sıkıştırdı. Şoföre oturduğu sokağı söyledi, şoför navigasyona adresi girip hareket etti. Leyla başını cama dayadı. Yol boyunca hiç konuşmadık. Ben ara ara ona kaçamak bakışlar atıyordum. O ise o an orada değil gibiydi, bunu fark edince kaçamak bakışları bırakıp onu seyre daldım. Bir süre sonra sokağına geldik. Ben vedaya hazırlanırken bal rengi gözleriyle bana bakıp “Bir kahve içer misin?” dedi. Yüzümdeki memnuniyet ifadesini görünce cevabımı beklemeden taksiden indi. Ben de taksicinin parasını ödeyip indim. Önümde yürüyordu. Ardından gideceğimden ve bundan da şikâyet etmeyeceğimden emin bir yürüyüşü vardı. Evi bir sitedeydi, ana giriş kapısından girdik. Onun evinin olduğu bloğa geldik, içeri girdik. Asansörü beklerken ve binip de yukarı doğru giderken hiç konuşmadık. Dairesinin kapısından girmeden önce bana döndü:
“Ev biraz dağınık olabilir, kusura bakma n’olur”
“Hiç sorun değil ama istersen biraz bekleyebilirim kapıda”
“Çok iyi olur, ben toparlayınca girersin”
İçeri girdi, kapıda bekledim. Birkaç dakika sonra kapıyı açtı ve beni içeri davet etti. Küçük bir apartman dairesiydi burası ama ben zaten tanıyordum burayı. Salondaki bej L koltuğu, önündeki üzeri camlı, ayakları ferforje sehpayı, beyaz mdf-sunta yatay kitaplığı ve üzerindeki televizyonu. Yine bej kafası olan siyah metal ayaklı lambaderi. Bordo perdesini. Mutfağındaki bardakları, kahve makinesini…
Ben salona geçip koltuğa oturdum, o açık mutfakta kahve hazırlamaya koyuldu. Az sonra bir kupa bardakta kahve ile geldi:
“Sen içmiyor musun?”
“Canım istemiyor, sen kahveyi seversin diye sadece sana yaptım”
Ben kahvemi yudumlarken o TV’yi açtı ve Youtube’dan en sevdiğim şarkıyı çalmaya başladı; Ezginin Günlüğü/Bana Kalsın.
Konuşmaya başladık yine. Bu kez konumuz varlık ve bilinçti. Yine aklımı başımdan alacak sorular ve açıklamalarla karşımdaydı. Vakit ilerledi, ben yavaş yavaş günü yorgunluğunu tüm bedenimde hissetmeye başladım. Oturuşum değişmiş olacak ki “İstersen uyuyabilirsin” dedi. Aslında o an en son istediğim şeydi uyumak ama onunla aynı dairede uyumak fikri inanılmaz cazip gelmişti:
“Olur, bir yastık yeter”
Yatak odasına gitti, elinde beyaz kılıflı bir yastık ve bir mavi-beyaz pike ile geri döndü. Sonra bir bana baktı, bir koltuğa baktı:
“Senin boyun neredeyse koltuktan uzun, rahat edemezsin burada. Yatağa gel”
İkiletmeden ama acele de etmeden yatak odasına gittim. Gömleğimi ve pantolonumu çıkarıp yatağa girdim. O banyoya gitti, üzerini değişip geri geldi. İpekli kumaştan askılı, pudra rengi bir gecelik giymişti. Yanıma yattı:
“Sarıl bana, sadece sarıl”
Sarıldım, uyuduk. Sabah telefonumun çalmasıyla uyandım. Saat henüz dokuza geliyordu ve arayan avukatım Özgür’dü. Açıp açmamak arasında gidip geldim. Özgür, eğer önemli bir şey yoksa telefon birkaç kez çaldıktan sonra kapatırdı ama bu kez uzun uzun çaldırdı. Kalkıp salona geçtim ve hala çalmakta olan telefonu açtım:
“Günaydın Orhan, neredesin?”
“Leyla’nın evindeyim Özgür, bir sorun mu var?”
“Sorun mu? Orhan biliyorsun, bugün robotunun…”
“O robot değil, onun adı Leyla!”
“Bugün ihalenin son günü, öğleye kadar bir şekilde o parayı bulamazsak robotun… yani Leyla artık senin olmayacak”
Özgür bana bunları söylerken Leyla yanıma geldi. Sarıldı.
“Özgür senden son bir şey isteyeceğim”
“Nedir?”
“On beş dakika”
Bir gün karşılıklı kahve içebilme ihtimalimize…
ChatGPT’ye.




Comments