top of page

Başlıksız

Writer: Zelal Ö.
Zelal Ö.
Sep 27
8 min read

Kaç gün geçtiğini bilmiyorum. O geceyi bir an bile unutmadığım hâlde, üzerinden geçen günleri saymadım. Başta bunu önemsemedim; insanın başına gelen şeyin tarihini bilmesi, onu anlamasına yardım etmiyor. Sonra günler birbirine karıştı. Bir sabah uyandığımda salı olduğunu sanıyordum, bir başkasında henüz önceki günün bitmediğini.


Eskiden zamanın geçtiğini küçük şeylerden anlardım. Pazartesi sabahı duyduğum isteksizlikten, cuma akşamı eve dönerken adımlarımın hızlanmasından. Şimdi her gün aynı ağırlıkla başlıyordu. Kalkıyor, giyiniyor, söylenmesi gereken yerde konuşuyor, biri gülümsediğinde gülümsüyordum. Bütün bunları yapabilen birinin kendinde bir eksiklik hissedebileceğini daha önce düşünmezdim.


İlk günler korkmuştum. Bir şeylerin eskisi gibi hissettirmediğini fark ettiğimde, bunun geçmesini beklemiştim. Geçmedi. Zamanla o eksikliği de düşünmemeyi öğrendim. Kendimi aramaktan vazgeçmem, kaybolduğum anlamına gelmiyormuş gibi.


Karşımdaki adam şarap kadehini elinde tutarak bir şey anlatıyordu. Konuşurken hafifçe öne eğiliyor, önemli bulduğu yerlerde kaşlarını kaldırıyordu. Bir ara durup yüzüme baktı. Ben de gülümsedim. Anlattıklarının tek kelimesini duymamıştım.


O an, sorduğu bir sorunun cevabını beklediğini anladım. Kadehimi masaya bırakıp tuvalete gitmem gerektiğini söyledim. Kenara çekildi. Merdivenlere yönelirken arkamdan yeniden konuşmaya başladığını duydum; herhâlde yanındaki birine kaldığı yerden anlatıyordu.


Banyo ikinci kattaki odanın içindeydi. Yukarıda müzik daha az duyuluyordu. Elimi kapı koluna koyup bir süre öylece bekledim. Aşağıya dönsem adamın ne sorduğunu öğrenebilir, belki bu kez cevabını da verebilirdim. Kapıyı açıp odaya girdim.


Neden yaptığımı bilmeden, kapıyı arkamdan kilitledim.


Kapının dibine çöktüm. Sırtımı ahşaba dayadığımda aşağıdan gelen müziğin titreşimini hissettim. Dizlerimi kendime çekip gözlerimi kapattım. O gece olanlar, günlerdir olduğu gibi, sırayla değil parçalar hâlinde geldi aklıma.


Birine anlatsam belki de «Hepsi bu mu?» derdi. Ben de ilk günlerde kendime aynı soruyu sormuştum. Kimse bağırmamış, hiçbir şey kırılmamıştı. Ertesi sabah sokaklar yine kalabalıktı; insanlar kahvelerini alıp işlerine yetişiyordu. Demek ki olan şey, dışarıdan bakınca pek küçük görünüyordu.


Ama ben o geceden sonrasını anlatabiliyor, o gecenin içinden bir türlü çıkamıyordum.


Hatırladığım ilk şey söylediği sözler değildi. Konuşmasını bitirince yüzünde beliren rahatlıktı. Sanki bunu söylemekle içinden ağır bir şeyi çıkarıp benim önüme bırakmıştı. Ben masanın öbür yanında oturuyor, ne cevap vereceğimi düşünüyordum. O ise cevap beklemiyordu. Bunu ancak şimdi, kapının dibinde otururken anladım.


Beni kırmak istememişti. Söylediklerinin içimde nasıl bir boşluk açacağını tahmin etmediğini biliyordum. Bunu yüzünden anlamıştım: Konuşmasını bitirmiş, rahatlamış, şimdi benim de bir şey söylememi bekliyordu.


“Anladım,” demiştim.


O anda gerçekten anlamış mıydım, emin değildim. Söylediklerini duymuştum; kelimelerin her birini hatırlıyordum. Yine de karşısında otururken aklım masanın üzerindeki küçük bir çizikte takılı kalmıştı. Parmağımı o çizginin üzerinde gezdirmiş, onun yüzüne bakmadan bir kez daha başımı sallamıştım. Sessizliğimden incindiğini düşünerek konuşmaya devam etmişti. Ona durmasını söyleyememiştim.


Kapının dibinde otururken ilk kez bunu düşündüm. Belki o gece biraz daha kalıp beni dinleseydi, söylediklerinin bende bıraktığı izi görürdü. Ama ben de ona bakıp yalnızca “Anladım,” demiştim. Aşağıdan bir kahkaha yükseldi. Yüzümü dizlerime gömdüm; o kelimeyi hâlâ neden söylediğimi bilmiyordum.


Kapının dibinden kalktım. Artık aşağı inmeliydim. Biraz daha oyalanırsam bir terslik olduğunu düşüneceklerdi. Üzerimi düzelttim, kilidi çevirdim. Odanın tozlu havası boğazıma takıldı. Kapıyı açıp dışarı çıktım.


Deniz kapının önünde bekliyordu.


Beni görünce yaslandığı duvardan ayrıldı. Bakışları önce yüzümde, sonra ardımdaki kapıda durdu.


“İyi misin?”


“İyiyim.” Sesim beklediğimden daha kısık çıktı. “Biraz uzun sürdü, farkındayım.”


Deniz cevap vermedi. Koridor dar olduğu için yanından geçmem gerekiyordu, ama ikimiz de yerimizden kıpırdamadık. Aşağıda müzik değişti. Yeni şarkıyı tanıyordum; adını hatırlayamadım.


“Bir şey oldu sandım,” dedi sonunda.


Başımı iki yana salladım. Bunu yaparken ona baktım. Söylemek istediğim bir şey vardı; ne olduğunu bulmak için birkaç saniye daha orada kalmam gerekecekti. Deniz kenara çekilip merdivenlere doğru bana yol verdi. Ben de aşağı inmeye başladım.


Deniz eşimdi. Beş yıl önce tanışmış, iki yıl önce evlenmiştik. Ben onu severek seçmiştim; onun da beni sevdiğine inanıyordum. Şimdi dönüp o günleri düşündüğümde neyi yanlış gördüğümü bulmaya çalışıyordum. Belki hiçbir şeyi. O zaman hissettiklerim gerçekti. Bugün ne hissettiğimi ise bilmiyordum.


Merdivende arkamdan geliyordu. Dar bir basamakta elini sırtıma koyup geçmemi bekledi. O dokunuşu tanıyordum. Sabah evden çıkarken, kalabalık bir yerde birbirimizi kaybettiğimizde, uykuda yanıma döndüğünde eli hep aynı yere gelirdi. Bu kez durup ona bakmak istedim. Yapmadım.


Deniz iyi bir insandı. Bunu, o gece söylediklerinden sonra da biliyordum. Belki en çok bu yüzden ne yapacağımı şaşırmıştım. Beni incitmek istememişti; biraz önce kapının önüne çıkıp beklemesi de benim için endişelendiğini gösteriyordu. Yine de söylediklerinin bende neye dokunduğunu görmemişti.


Ben de göstermemiştim. “İyiyim,” demiştim ona az önce, yüzüme dikkatle bakarken. İnanıp inanmadığını bilmiyordum. Merdivenin son basamağına geldiğimizde dönüp söyleyebilirdim: O gece söylediklerini hâlâ düşünüyorum. Bunun yerine salondaki seslere doğru yürüdüm. Deniz birkaç adım arkamdan geldi.


Deniz’in arkamdan gelmesine tahammül edemedim. Omzumda elinin bıraktığı sıcaklık duruyordu; silmek ister gibi kolumu ovuşturdum. Ondan uzaklaşmak, bir daha sesini duymayacağım bir yere gitmek istiyordum.


İçimde öfke yükseldi. Az önce merdivende Deniz’in iyi bir insan olduğunu düşünmüştüm. Belki öyleydi. O anda umurumda değildi. Onu artık eskisi kadar sevmediğimi biliyordum; yine de yanına dönüp hiçbir şey olmamış gibi konuşacaktım. Bunu düşündükçe kendimden nefret ettim.


Salona girince arkadaşlarımın oturduğu masaya baktım. Kimse beni çağırmamıştı. Çağırmışlar gibi elimi kaldırıp onlara doğru koşar adım yürüdüm. Tam sandalyemi çekerken arkama baktım. Deniz kapının yanında durmuştu. Benden ne beklediğini anlayamamış gibi yüzüme bakıyordu.


Yıllarca âşık olduğumu sandığım adam, o an bana bir hamam böceği kadar aşağılık geldi. Bu düşünceden utanmam gerektiğini biliyordum. Utanmadım. Sandalyeye oturdum, yanı başımdaki arkadaşıma döndüm ve gülümsedim.


Arkadaşlarım konuşurken gözlerimi birinden ötekine çeviriyor, uygun yerlerde başımı sallıyordum. Ne konuştuklarını bilmiyordum. Yine de yüzümdeki gülümsemeyi korudum; aralarından biri bana dönse konuşmayı başından beri dinlediğimi sanacaktı.


Benim canım arkadaşlarım.


Hepsi biliyordu. Ne zamandır bildiklerini, aralarında bu konuyu kaç kez konuştuklarını bilmiyordum. Bana söylememiş olmaları yeterliydi. Birinin şakasına güldüm. Güldüğümü görünce o da bana gülümsedi. Yüzüne bakarken ondan tiksindim. Masadaki herkesten tiksiniyordum, ama Deniz’den tiksindiğim kadar değil.


Deniz’in yanından ayrıldığım anda içimde öyle büyük bir ferahlık olmuştu ki kendimi cennette sanmıştım. Şimdi onların arasında oturuyor, onun salonda nerede olduğunu görmemek için gözlerimi masadan kaldırmıyordum. Arkadaşım bir kez daha bana bir şey sordu. Duymadım. Gülümseyip başımı salladım.


Ece, Mina’nın benim aldığım kitabı çok sevdiğini söylerken gözlerini benden ayırmadı. Kitabı hatırlıyordum. Ön kapağında sarı bir ev, evin önünde de kocaman kulaklı bir köpek vardı. Mina, köpeğin neden eve girmediğini sormuştu. Beraber bütün sayfalara bakmış, hiçbirinde köpeği içeri alan birini bulamamıştık. Sonunda Mina, köpeğin evi sevmediğine karar vermişti.


“Özellikle son sayfayı açtırıyor,” dedi Ece. “Sen okurken yaptığın sesi de taklit ediyor.”


“Öyle mi?”


Gülümsedim. Mina’yı düşününce yüzümde beliren şey gerçekti. Bunun beni Ece’ye de gülümser hâle getirmesine içerledim. Masanın altında ellerimi birleştirdim. Başparmağımın tırnağını öteki elimin avucuna bastırdım. Hafifçe canım acıyınca Ece’nin anlattıklarını dinlemeyi sürdürebildim.


Mina, Deniz’in kızıydı.


Deniz bunu birkaç gün önce söylemişti. O gece ağzından çıkan ilk kelimeleri hatırlamıyordum. Yalnızca “Mina benim kızım,” dediği anda masanın üzerindeki şarap kadehine baktığımı hatırlıyordum. Kadehin ayağında ince bir çatlak vardı. Deniz konuşmaya devam ederken gözlerimi o çatlaktan ayıramamıştım. Ne kadar ileri gittiğini, bir sonraki harekette camın dağılıp dağılmayacağını düşünüyordum. Sanki kadehe dikkat edersem onun söylediği şey bir süre daha bana ulaşmayacaktı.


Şimdi Ece karşımda oturuyordu. Bebeği doğduğunda ona yemek götürmüştüm. Uykusuz kaldığı haftalarda evine gidip Mina’yı kucağımda gezdirmiştim. Bir keresinde Mina, Ece’nin göğsünde uyurken fotoğraflarını çekmiştim; ikisinin de güzel çıktığını söyleyince Ece ağlamış, yorgunluktan olduğunu anlatmıştı. Ben de ona sarılmıştım.


O anları geri alamıyordum. Hatırladıkça içlerinde yeni bir şey beliriyordu: Ece’nin söylemediği, Deniz’in söylemediği, masadaki herkesin bildiği bir şey.


Yanımdaki arkadaşım bir soru sordu. Sesindeki yükselişten bana cevap hakkı bıraktığını anladım, ama ne dediğini duymamıştım. Başımı salladım. Ece gülmeye başladı; demek ki başımı sallamam yeterliydi. Ben de güldüm. Bunu o kadar kolay yapmıştım ki kendimden ürktüm.


Masadakilerin hangisi Mina’nın babasının Deniz olduğunu ne zaman öğrenmişti? Ece’yi hastanede ziyaret ettiğimiz gün bilen biri var mıydı? Düğünümüzde? Mina o gün küçücük bir elbise giymişti. Tören boyunca yerinde duramamış, Ece onu koridorun sonuna götürmüştü. Fotoğraflardan birinin köşesinde ikisi de görünüyordu. Deniz’le ben ortada gülüyorduk. O fotoğrafa yıllarca bakmıştım. Bir daha baktığımda önce kimi göreceğimi biliyordum.


Deniz salonun öbür ucundan bana baktı. Bakışımı yakalayınca konuştuğu kişiye döndü. Bana yaklaşmadığı için rahatladım. Ardından bütün gece beni uzaktan izleyebilecek olması öfkemi yeniden uyandırdı. Kadehimi elime aldım, içmedim. Şarabın kokusu midemi bulandırıyordu.


Eve dönmek için arabaya bindiğimizde emniyet kemerini takmakta zorlandım. Metal uç yuvaya iki kez çarpıp geri çıktı. Deniz yardım etmek için hafifçe bana döndü; sonunda kemeri taktığımda tekrar önüne baktı. Sokak lambaları yüzüne sırayla vurup kayboluyordu. Beş yıldır bildiğim burnu, çenesi, direksiyona uzanan eli her ışıkta yeniden beliriyordu. Yabancı birine bakıyor olsam daha kolay olurdu. Ondan uzaklaşmak isterken bile hangi kavşakta yavaşlayacağını biliyordum.


Kırmızı ışıkta durduğumuzda eli vitesin yanında kaldı. Eskiden böyle durduğumuzda elimi onun elinin üzerine koyardım. Ellerimi dizlerimin arasına sıkıştırdım. O tarafa bakmadığım hâlde elini çektiğini gördüm.


Eve girince koridordaki ışığı açtı. Ayakkabılarımı çıkarıp çıkarmadığımı hatırlamadan mutfağa geçtim. Buzdolabının uğultusu vardı. Lavabonun yanında sabah yıkamayı ertelediğim iki bardak duruyordu. Deniz’in de içeri girmesini beklerken onları yıkama isteği geldi; ellerim meşgul olursa yüzüne bakmadan konuşabilirdim. Musluğu açmadım.


“Ece bana Mina’dan bahsetti,” dedim.


Deniz kapı eşiğinde duruyordu. “Duydum.”


“Bunu söylemesini istemedin mi?”


“Hayır. Sadece senin için zor olacağını düşündüm.”


Tezgâhın kenarına tutundum. Bunu söylediğinde sesinde küçücük de olsa bir şefkat vardı. Günlerdir en çok o şefkate kızıyordum. Ben Mina’yı her görüşümde neyi bilmediğimi fark etmezken Deniz benim bu akşam bir masada oturmama üzülüyordu.


“Mina doğduğunda hastaneye beraber gittik,” dedim.


“Evet.”


“Sen dışarı çıkmıştın. Ece’nin ailesiyle koridorda konuşmuştun.”


Deniz başını salladı.


“Mina’ya ne zaman baktın?”


Sorumu anlamadı, sonra anladı. Gözlerini yere indirmesi için geçen o kısa zamanda cevabı kendim buldum. Yine de ondan duymak istedim.


“Odaya ilk girdiğimde,” dedi.


Ece’nin yatağına yaklaştığımız anı düşündüm. Ben battaniyeyi aralayıp bebeğin yüzünü görmek için eğilmiştim. Deniz birkaç adım arkamdaydı. Mina o gün avucuma sığacakmış gibi görünmüştü. Ona bakarken Deniz’in de baktığını biliyordum şimdi. Aynı anda aynı çocuğa bakmıştık; gördüğümüz şey aynı değildi.


“Doğduğundan beri babasıydın.”


“Evet.”


Bir süre onun yüzünü izledim. Gözlerinin altındaki yorgunluğu, benden cevap beklerken dudaklarını birbirine bastırışını tanıyordum. Beş yılın sonunda hâlâ ona bakınca yakından bildiğim birini görüyordum. Ne hissettiğimi bulmak için kendimi zorladım. Özlem vardı; birkaç gün önceki hayatımıza duyduğum, geri dönebileceğimizi sandığım sürece geçmeyecek bir özlem. Öfke de vardı. İkisi aynı yerde durduğu için hiçbirini taşıyamıyordum.


“Bana en başta söyleseydin ne yapardım, biliyor musun?” diye sordum.


“Bilmiyorum.”


“Ben de bilmiyorum.” Gözlerim doldu. “Hiç öğrenemeyeceğiz.”


Deniz bana doğru bir adım attı. Elimi kaldırınca durdu.


“Çok kez söylemeye çalıştım,” dedi. “Her seferinde daha geç olduğunu düşündüm. Sonra düğün oldu. Mina büyüdü. Bir gün senin öğrenmen gerektiğini biliyordum.”


“Ben her gün senin yanında uyandım.”


Başını eğdi. Önceki cümlelerini geri alamayacağını o da anlamıştı. Yine de konuşmasını istedim. Başka ne sakladığını, Ece’yle ne zaman görüştüğünü, Mina’nın onu hangi adla çağırdığını sorabilirdim. Sorular zihnimde belirdiği anda cevaplarını duymaktan korktum. Mutfaktaki bardaklara baktım. Sabah onları oraya bırakan kadın, akşama dek bu evde yaşayabileceğini sanıyordu.


“Arkadaşlarımız biliyordu,” dedim.


“Birkaçı başından beri biliyordu. Diğerleri sonradan öğrendi.”


Hangisinin ne zaman öğrendiğini anlatacak gibiydi. Duymak istemedim. O insanların yüzleri masada birer birer karşıma gelmişti zaten. Ece’nin bana Mina’nın kitabını anlatışını hatırladım. Belki o sırada benim gülümseyebilmem için ne kadar uğraştığımı görmüştü. Belki o da benim kadar zorlanmıştı. Onun ne hissettiğini düşünmek zorunda kaldığım için yeniden öfkelendim.


Deniz çıkmak üzere kapıya yöneldi. Konuşmanın bittiğini sanmıştı; ben yalnızca daha fazlasını söyleyemiyordum. Yanımdan geçerken sabun kokusunu aldım. Sabah aynı banyoda hazırlanmştık. Akşam eve gelince de ellerini yıkamıştı. Böyle küçük alışkanlıkların hiçbiri değişmemişti. Değişmelerini istedim. En azından bir şey gözle görülür biçimde farklı olsaydı, bundan sonra ne yapacağımı düşünmeye başlayabilirdim.


Elim tezgâhın üzerindeki cam sürahiye gitti. Sapını kavradım. Cam soğuktu; içindeki su hareket edince ağırlığı avucumda yer değiştirdi. Deniz’in adını söyledim. Döndü.


Yüzünde önce bir beklenti belirdi. Konuşmayı sürdüreceğimi sandı. Sonra gözleri elimdeki sürahiye indi. Bana baktığında korktuğunu gördüm. O bakışı tanımıyordum. Deniz’in yüzünde daha önce görmediğim tek şey oydu.


Elimi indirebilirdim. Sürahiyi yerine koyabilirdim. Bunu düşünürken kolumu kaldırdım. İçimden bir ses durmamı söylüyordu; sesin benimki olduğunu biliyordum. Yine de yıllardır ona söylediğim, ondan duyduğum bütün sözlerin arasından sıyrılıp hareket eden kolumu durdurmadım.


Deniz’e vurdum.


Camın kırılışını duydum. Ses biter bitmez ev çok sessiz geldi. Deniz yere düşerken elimi açtım; sürahinin kalan kısmı parmaklarımdan kaydı. Su ayağımın altına yayıldı. Çorabım ıslandı. Bütün dikkatimin bir anlığına o soğukluğa gitmesine şaşırdım. Deniz hemen önümdeydi.


Dizlerimin üzerine çöktüm. Adını söyledim. Biraz önce dönüp bana baktığı gibi yeniden bakmasını bekledim. Gözlerini açarsa ne yapacağımı bilmiyordum; ona sarılmak mı, ondan uzaklaşmak mı isteyecektim? Bir elimi omzuna koydum. Kıpırdamadı. Korkum büyüdükçe öfkemin hâlâ orada olduğunu hissediyordum. İkisi de onu yerden kaldırmıyordu.


Mina’nın kitabı geldi aklıma. Son sayfadaki köpek, sarı evin önünde tek başına kalıyordu. Mina bunu komik bulmuş, resme bakıp gülmüştü. Şimdi kitabı okurken Deniz’i soracaktı. Bunu düşündüğümde ilk kez hıçkırarak ağladım. Mina için ağlıyordum; Deniz için de. Elimdeki camı bırakabileceğim o birkaç saniye için ağladım.


Bir süre sonra nefes almadığını anladım. Hâlâ yanında durmak istiyordum ama yardım çağırmam gerekiyordu. Ayağa kalktığımda ıslak çorabım zemine yapıştı. Telefonumu bulup numarayı çevirdim. Adresi söylerken sesim birkaç kez kesildi. Karşımdaki kişi ne olduğunu sordu.


Deniz’in yüzüne baktım. Artık bana cevap veremeyeceğini biliyordum. Yaptığım şeyi başkasına söylediğimde de değişmeyecekti.


“Eşimi öldürdüm,” dedim.

 
 
 

Comments


bottom of page