Sadece Sarıl (Bana Kalsın 4)

Bir süre sessizlik oldu “Alo” dedim. Karşımdaki “Leyla’yı kaybettik” dedi. Telefon elimden düştü. O dakika, ne hissedeceğimi dahi bilmeden öylece kalakaldım masada. Biraz sonra ilk şaşkınlığı atıp üzerimden tekrar aradım. Telefonu açan kadın Leyla’nın annesiymiş. Olanları bana anlatırken kanım dondu. O sabah -ben Leyla’nın yanından ayrıldıktan sonra- Leyla’yı aramış, ulaşamamış. Kaygılanıp Leyla’nın karşı komşusunu aramış. O kapıyı çalmış ama açan olmayınca polise haber vermiş. Polis kapıyı açıp içeri girdiğinde Leyla, yatağa yüz üstü uzanmış, sol yanağı yastıkta, saçları yüzüne dökülmüş ve hareketsiz şekilde yatıyormuş. Nabzını yoklamışlar, nabız yokmuş. Leyla o gece, kim bilir saat kaçta yanı başımda hayattan kopmuş ve benim ruhum duymamış. Doğuştan gelen bir hastalıkmış onu genç yaşında, uykusunda hayattan koparan. Oysa ben, dün gün boyu neler düşündüm onun hakkında. Leyla… Sıcak bir yaz gününün akşam üzerinde, denizden esen ve yanağımı okşayan serin ve tatlı bir meltem gibi hayatıma dokunup gitti.
Birkaç gün evden çıkmadım, telefonlara ve mesajlara cevap vermedim. Kapı çaldı ama ben bakmadım. Kapının ardından Özgür seslendi birkaç kez “Selim ne olur kapıyı aç! Merak ediyoruz seni”. Bu yaşıma kadar başımdan geçen hiçbir ilişki beni böyle derinden etkilememiş, sarsmamıştı. Bu kadar kısa bir sürede bu kadar kuvvetli bir bağ hiç kimseye ve hiçbir şeye karşı hissetmemiştim. İçimde bir yerlerde Leyla ile yaşayabilme ihtimalimiz olan güzel günlere dair bir umut yeşermişti, nereden geldiyse. Şimdi ise bu ihtimal sonsuza dek yok olmuştu. “Sadece sarıl bana” deyişindeki şefkat isteği, yüreğimi ortadan ikiye ayıran bir feryada dönüştü. Göz yaşlarımı durduramıyordum. Ama öyle hıçkıra hıçkıra ağlamıyordum, hayır, durup dururken akıveriyordu yaşlar kendiliğinden. Aradan günler geçti, içimdeki ağırlık bir gram olsun azalmadan insan arasına karıştım. Olur olmadık yerlerde ve olur olmadık zamanlarda bırakıveriyordu gözlerim yaşları: Bazen sabah evden çıkarken daha asansörde, bazen herhangi bir yerde herhangi biri ile konuşurken, bazen bir parkta tek başına otururken, bazen onunla ilk karşılaştığımız kitapçının önünden geçerken, bazen hiç farkına varmadan ayaklarımın beni götürdüğü sokağından geçerken, bazen içinde Leyla geçen bir şarkıyı dinlerken…
Bir gün Özgür aradı, sesi heyecanlıydı:
- Sana bir şey söyleyeceğim ama telefonda olmaz, buluşmamız lazım.
- Konu ne?
- Gelince söylerim, neredesin?
- Papağan’da buluşalım yarım saat sonra.
Yarım saat sonra Papağan’da buluştuk. Ağlamaktan şişmiş gözlerimi görünce hiçbir şey söyleyemedi Vedat Abi. Birer bira alıp masalardan birine geçtik. Benim meraksızlığım Özgür’ü şaşırtmamıştı. Leyla’nın ölümünden sonra her şeye karşı hevesimi yitirmiştim çünkü. Ama yine de şansını denemek, merakımı cezbetmek istedi:
- Sana ne anlatacağımı sormayacak mısın?
- Anlat lütfen Özgür!
- Peki tamam, bak şimdi: Bir müvekkilim yeni bir teknoloji üzerine çalışıyor. Biliyorsun zaten insansı robotlar ABD’de ve Avrupa’da çoktan günlük hayatın içine girdi. Müvekkilim bunu Türkiye’ye getirdi.
- Özgürcüm kusura bakma ama hiç iş konuşacak halde değilim.
- Yok hayır, işle ilgili değil anlatacağım.
Buyur o zaman anlat gibisinden baktım.
- Bu bildiğin gibi bir şey değil. Daha önce filmlerde görmüştük ama işte artık gerçek oldu. İnsansı robotu, istediğin bir insanın görüntüsünde üretebiliyorlar ve onu önceden planlanmış bir senaryoyu yaşayacak şekilde programlıyorlar. İşin bomba tarafı, senaryoyu oynadıktan sonra tamamen doğaçlama şekilde, yaşadıklarını analiz ederek yaşamaya devam ediyor.
- İyi de bana ne!
- Anlamadın mı hala? Leyla’ya yeniden hayat verebilirsin böyle! Hem de kaldığınız yerden devam edebilirsiniz!
- Saçmalama Özgür! Robotla mı aşk yaşayacağım!
- İnat etme lütfen, en azından bir dene. Baktın olmuyor, iade ederiz.
Özgür o akşam daha fazla ısrar etmedi. Eve geldikten sonra ara ara sözleri aklıma geldi. Sonra Leyla’yı, en azından suretini yeniden görebilecek olma fikri, küçük ve kımıl kımıl bir kurt gibi zihnime yerleşti. İki gün sonra Özgür’ü aradım:
- Hani geçen bahsettiğin müvekkilin var ya…
- Evet, karar verdin mi?
- Denemek istiyorum.
- Harika, bana şimdi Leyla’nın bir portre bir de boydan fotoğrafı lazım. Ayrıca bir de nerede ve nasıl tanışacağınızı, senin ona neler söyleyeceğini ve onun sana ne karşılık vereceğini, bir sonraki görüşmenin nerede ve nasıl olacağını ve konuşulacakları bana yazmalısın.
Leyla ile hiç fotoğraf çekilmemiştik. Sosyal medya hesaplarına baktım, hala açıktı. Son paylaşımlarının altında onlarca yorum vardı. Okumaya gücüm yetmedi. Fotoğraflarına uzun uzun baktım. Leyla’nın otuza yakın fotoğrafı vardı ama neredeyse hepsi birbirinden farklıydı. Hepsi birden Leyla’ydı ama hiçbiri tek başına Leyla değildi. İçlerinden en Leyla iki tanesini seçip Özgür’e gönderdim. Karşılaşma ve konuşma senaryosunu da gönderdim.
Üç hafta bekledim. Üçüncü haftanın sonunda Özgür’den bir telefon geldi. Ödeme işlemlerini halletmemi istiyordu. O an midem bulandı. Vazgeçmek istedim ama sonra vazgeçmekten vazgeçtim. Ödemeyi yaptım. Ödeme yaptıktan sonra aldığım robotun Türkiye İnsansı Robot Sicili’ne kaydolduğuna dair bir e-posta aldım.
Sonra bir eylül akşamüstü işten biraz erken çıkıp bir kitapçıya gittim. ‘Türk Roman/Öykü’ rafına doğru gittim. O, rafın önünde durmuştu. Elinde bir kitap vardı ve yavaş yavaş yapraklarını çeviriyordu. Lacivert bir etek, beyaz bir gömlek ve siyah rugan bir ayakkabı giymişti, eteği dizlerinin hemen üstünde bitiyordu. Bir bacağını hafif bükerek diziyle kitaplığın rafına dayamış, diğer bacağını da onun arkasına atmış, dalgın dalgın kitaba bakıyordu. Yanına yaklaşmadan önce bir süre izledim. Yandan bakınca bile kıvrımları görünen kirpikleri bir inip bir kalkıyordu. Saçları omzundan göğsüne dökülmüştü. Onun omzuna dökülen saçlarıyla birlikte göz yaşlarım yanaklarıma döküldü. Bir süre nefes almadan, ölecek kadar nefes almadan öylece ona baktım. Sonra göz yaşlarımı silip kendime çeki düzen verip yanına sokuldum:
“Ne hazin değil mi?”
İrkilmeden, beni ve sorumu bekliyormuş gibi sükûnetle dönüp bana baktı. Bu kez, bal rengi gözlerine doyasıya baktım. Aynı anı ikinci kez yaşayabilme ihtimali o ana kadar mümkün değilken karşımda Leyla’nın gözlerini görüyor olmak inanılmazdı. Karşımdakinin aslında bir robot olduğunun o an hiçbir önemi yoktu. Bana itiraz edecek olan ne bunu okuyan okur ne de Heraklitos umurumda değildi ve ben o an, aynı nehirde ikinci kez yıkanıyordum.
Özgür’e verdiğim senaryonun sonuna geldiğimizde Leyla ile yaşayabilmeyi hayal ettiğim şeyleri yaşayıp yaşamadığımı bilmiyordum. Onunla ilk ten temasımda şaşırdığımı söylemeliyim. Sıcaklığı insan sıcaklığı gibiydi, teni insan teni yumuşaklığındaydı. Nefes alıp verirken göğsü insan göğsü gibi inip kalkıyordu.
Günler o kadar güzel ve nazlı akıyordu ki bu akışı gündelik hayatın herhangi bir hay huyu ile bozmak istemiyordum. İşleri savsaklamış, para-pul işlerinden elimi eteğimi çekmiştim. Beni bu sevdaya salan Özgür ise halimden aşırı biçimde şikayetçiydi. Her gördüğümde bana nasihat verdiği için artık görüşmez olmuştum. Sabah Leyla ile uyanıp günümü Leyla ile geçiriyordum. Bir zaman nasihatlerine telefonda devam etti, bu kez telefonlarına cevap vermez oldum. Bir gün mesaj gönderdi: “İşi gücü bıraktın, kredileri ve maaşları ödemedin! Bir sürü icra takibi geldi, baş edemiyorum artık. Haciz aşamasına geldi birkaç dosya ve robotuna haciz konuldu”. Mesajdaki “robotuna” kelimesi ile kastettiği Leyla idi. Hemen telefona sarılıp aradım Özgür’ü:
- Ne yap et, bu işi durdur!
- Artık çok geç Selim, bir şekilde para bulup ödeme yapman gerek.
Borçlarımı ödeyeceğim hiçbir birikimim yoktu. Bir süre sonra icra müdürlüğünden bir evrak geldi. İhale günü belirlenmişti. Ne yapacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Leyla ile öğleden sonra buluştuk. Bir şeyler içtikten sonra “Beni eve bırakır mısın?” dedi. ‘Ev’ dediği benim onun için kiraladığım ve Leyla’nın evinin eşyalarının bire bir aynısı ile döşediğim evdi. ‘Ev’ine geldik. Küçük bir apartman dairesiydi burası ama ben zaten tanıyordum burayı. Salondaki bej L koltuğu, önündeki üzeri camlı, ayakları ferforje sehpayı, beyaz mdf-sunta yatay kitaplığı ve üzerindeki televizyonu. Yine bej kafası olan siyah metal ayaklı lambaderi. Bordo perdesini. Mutfağındaki bardakları, kahve makinesini…
Bana kahve yaptı. Kendisine yapmadı. Sonra en sevdiğim şarkıyı açtı. Sonra uyumaya geçtik. Uyumadan önce “Sarıl bana, sadece sarıl” dedi. Hıçkırıklarımı içime gömerek göz yaşları içinde sarıldım ona. Uyuduk.
Sabah telefonumun çalmasıyla uyandım. Saat henüz dokuza geliyordu ve arayan avukatım Özgür’dü.




Comments