Orhan ya da Selim, ne fark eder... (Bana Kalsın 3)

Updated: Sep 30
Sabah telefonumun çalmasıyla uyandım. Saat henüz dokuza geliyordu ve arayan avukatım Özgür’dü. Bugün bir duruşmamız vardı ve muhtemelen onu hatırlatmak için arıyordu. Telefonun sesini kısıp komodinin üzerine geri koydum. Sonra dönüp Leyla’yı izlemeye koyuldum. Yatağa yüz üstü uzanmış, sol yanağı yastıkta, saçları yüzüne dökülmüş hareketsiz uyuyordu. Bir peri masalındaymış gibi hissediyordum. O an, ona karşı içimde derin ve güçlü bir bağ olduğunu duyumsadım. Halbuki daha iki gün olmamıştı tanışalı ve onu doğru-dürüst tanımıyordum bile. Alışkanlıklarını, yapmaktan hoşlandığı şeyleri, sevmediği şeyleri bilmiyordum. Yine de bu his, içimde bir yerlerde dolaşıyordu.
Duruşmaya geç kalmamak için kalkıp giyindim. Tam çıkacakken onu bir daha görmek istediğimde ona nasıl ulaşacağımı bilmediğimi fark ettim. Telefon numarasını almayı akıl edememiştim dün akşam. Telefonunu aldım, ekran kilidi yoktu. Rehbere girdim, numaramı girdim ve dün akşamki küçük oyuna gönderme olsun diye ismimi “Orhan ya da Selim, ne fark eder” diye kaydettim ve sonuna da bir gülücük emojisi koydum. Kendi numaramı bir kere çaldırıp onun numarasını da kendi rehberime kaydettim. Ona son bir defa uzun uzun bakıp evden çıktım.
Özgür’le adliyede buluştuk. Yüzümde açan güllerin farkında olmuş olacak ki “Keyiflisin bu sabah?” diye karşıladı beni. İki gündür olanları anlattım. Hayatımdaki insanlar arasında belki benden daha duygusal ve uçarı olan tek insan olan Özgür bile hislerimi ona anlattığımda şaşırdı:
- İyi de Selim, bu kadar kısa bir sürede, hem de hiç tanımadığın birine karşı bunları hissetmen normal değil.
Bunun normal olmadığının farkında olsam da yaşıyor olduğumu anlatmak için ellerimi iki yana açıp omuzlarımı hafifçe kaldırdım. O da beklediğim gibi:
- Aman be, normal olmasa ne olur! Tadını çıkarmaya bak, dedi.
Saatime baktım, on buçuğa geliyordu. Telefonumu çıkarıp önce onu aramak istedim ama henüz uyanmamış olacağını düşünüp aramaktan vazgeçtim. Anlık mesajlaşma uygulamasını açıp “Günaydın!” yazdım ama yine aynı sebepten göndermedim. Zamanın biraz daha ilerlemesini beklemeye karar verdim. Bu sırada duruşma bitmişti ve Özgür ofisine dönmesi gerektiğini söyleyip gitti. Ben ise ne işe ne de başka bir yere gitmek istiyordum. Tek istediğim onu yeniden görmekti. Aramızda geçen her anı yeniden yeniden hatırlamak ve yaşamak için yalnız kalmalıydım. Arabaya bindim, Urla’ya doğru gitmeye karar verdim. İskele’de bir yere oturup günü orada geçirmeyi düşündüm. Sonra bunu Leyla ile birlikte yapmanın daha doğru olacağını düşünüp bundan da vazgeçtim. Hatta bu fikir hoşuma bile gitmişti. Günün sonunu Leyla ile Urla İskele’de getirmek… Henüz öğle vakti bile değildi ama şarap içmek istiyordu canım. O saatte şarap içebileceğim açık bir mekan bulma ihtimalim sıfıra yakındı. Ben de oyalanmak için Leyla’yı ilk defa gördüğüm kitapçıya gittim. Kürk Mantolu Madonna kitabını, Leyla’ya hediye etmek için satın alıp hediye paketi yaptırıp koltuğumun altına aldım. Sonra da tanıştığımız gün oturduğumuz kahveciye gidip bir kahve aldım ve onunla birlikte oturduğumuz masada, o gün oturduğum koltuğa oturdum. Karşımda Leyla varmış gibiydi. Bir yandan onu, gözlerini, yüzünü, kirpiklerini, çenesini, saçlarını gözümde canlandırdım bir yandan da karşımdaymış gibi onunla hayali bir sohbete başladım. Orada ne kadar oturduğumu bilmiyorum. Vakit epey ilerlemişti ve saat akşam üstü beşe geliyordu. Ona hala mesaj göndermemiştim. Hemen telefona sarıldım ve sabah yazıp da göndermediğim “Günaydın” mesajını silip bir şeyler yazmaya koyuldum. Fakat ne yazsam boş ve anlamsız geldiği için yazıp yazıp sildim. Önce “Leyla merhaba, nasılsın?” yazdım. Sonra fazla yavan geldi ve “Leylacım selam, kusura bakma yazamadım” yazdım. Bu da hoşuma gitmedi “Selam Leyla, Urla’ya gidelim mi?” yazdım. Gün boyu aramamış, sormamış olduğum için bu da fazla samimi geldi, sildim. Sonra tüm bu cümleleri içeren birkaç cümle yazdım. Daha fazla düşünürsem hiç mesaj gönderemeyeceğimi düşünerek hemen gönderdim. Sonra da oturup cevabını bekledim. Gözüm mesajlaşma uygulamasındaydı. Önce tek tik, sonra iki tik oldu. Mavi tik olmasını beklerken bir kahve daha aldım kendime. Gözlerimi telefondan ayıramıyordum. Zaman geçiyor ama bir türlü mavi tik olmuyordu. Telefonun ekranını kapatıp etrafı izlemeye başladım ama bu kez de gelen her bildirim sesinde yüreğim hoplamaya başladı. Ekrandaki bildirimde mesajlaşma uygulamasının logosunu görünce kalbim duracak gibi oluyordu ama mesajlar ondan değildi. İşyerinden, müşteriden, tedarikçiden, Özgür’den ve birkaç arkadaşımdan art arda mesajlar geldi. Hiçbirini okumadım ve tabi cevap vermedim. Bir ara onu aramayı düşündüm ama mesajımı görmediğine göre epey meşgul olmalıydı. Rahatsız etmemek için aramadım. Gerçi ne iş yaptığını ve hangi saatlerde çalıştığını bile bilmiyordum. İki gün art arda buluştuğumuzda gördüğüm saatler, giydiği kıyafetler ve evinin dekorasyonu ve eşyalarından, işini ve çalıştığı yeri tahmin etmeye çalıştım. İlk gün lacivert, dar ama ortalama uzunlukta bir etek, beyaz bir gömlek ve rugan ayakkabı giymişti. O gün bana kurumsal bir işyerinde, mesela bir bankada çalıştığı izlenimi vermişti. İkinci günse, uzun ve tiril tiril, renkli-çiçekli bir elbise ve yarım bir bot giymişti ki bu da kendi işini yapıyor olma ihtimalini güçlendirmişti. Küçük, sade bir evi vardı ve eşyaları yeniydi. Hatta belki evi eşyalı tutmuştu ki bu, İzmir’e yeni tayin olmuş bir memur olabileceğini düşündürüyordu.
Saatler geçmiş olmasına rağmen ne mesajım mavi tik oldu ne de ondan bir cevap geldi. Bu sırada Özgür aradı ve “Bir şeyler içelim mi?” dedi. Teklifini kabul ettim ve her zaman gittiğimiz Papağan isminde bir bara gittik. Birer cin-tonik söyledik. Oraya o kadar uzun süredir gidiyorduk ki barmen Vedat abi ile neredeyse arkadaş gibi olmuştuk. Leyla’dan mesaj alamamış olmanın verdiği can sıkıntımı hem Özgür hem de Vedat abi hemen anladılar. İlk soruyu Özgür sordu:
- Ters giden bir şeyler mi var?
- Leyla… Mesajıma dönmedi.
- Müsait olmamıştır, yazar belki.
- Beş buçuk saat oldu. Saat on bire geliyor. Ben yazdığımda beş buçuktu.
- Olabilir abi, bazen sen iki gün cevap yazmıyorsun benim mesajlarıma.
- Aynı şey değil biliyorsun. İçimde kötü bir his var.
- Abartıyorsun Selim, alt tarafı bir-iki defa görüşüp bir şeyler içtiniz. Buna bu kadar anlam yüklemenin manası var mı? Belki de bu onun için sıradan bir olaydı ve unuttu, gitti. Belki telefonunu kaydetmene bile kızmış olabilir. Görüşmek isteseydi numarasını pekâlâ kendisi de verebilirdi.
- Sen de yanılıyorsun! Bu sabah onunla uyandım.
Üstelemedi, içkisi bitmişti. Vedat abiden bir tane daha istedi. Vedat abi cin toniği Özgür’e uzatırken “Hayırdır Selim, mevzu mu var?” dedi gülümseyerek. Çok seviyor olmama rağmen gülümsemesine karşılık veremedim. Özgür benim yerime ‘mevzu’yu anlattı. Anlatması bitince Vedat abi “Ohooo, Selimcim sen de enseyi karatacak yer arıyorsun güzel kardeşim!” dedi. Baktılar olmayacak, konuyu değiştirdiler. Gece yarısına kadar başka başka meselelerden konuştuk. Sonra önce bardan ayrıldık sonra da Özgür evine gitti, ben de evime geldim. Gözlerime bir türlü uyku girmiyordu. İki de bir telefonu çıkarıp mesaj gelmiş mi diye kontrol etmekten kendimi alamıyordum.
Sonra birden aklıma kitapçıda başlayan konuşmalarımız sırasında Leyla’nın söyledikleri geldi. Raif’le Maria Puder’in arasında olanlara ‘hazin’ dediğimde “Ben olsan hazin demezdim, bugün bize bu kitabı okutan bu imkânsızlık değil mi?” demişti. Sonra da “Başka türlü olsaydı roman olmazdı” demişti. Ama şu an aklıma geldiğinde, onun mesajıma cevap vermemesine sebep olacak bir cümlesi vardı “Maria’da Raif’e asla teslim olmayan bir yan vardı. Raif bunu hissetmişti. Giderken bile bunun korkusuyla ayrıldı Maria’dan”. Ben o kitabı kaç kez okudum ama Maria’da Raif’e teslim olmayacağını hissettiren hiçbir şey sezmedim, görmedim. Evet ilk gecelerinin sabahı Maria, Raif’e onu bir daha görmek istemediğini söylemişti ama bunu sadece dilinin söylediğini, gönlünün Raif’te olduğunu anlayabiliyorduk. Belki de Leyla’nın Maria’da gördüğü şey kendisiydi. Belki de o, hiçbir şeye ve hiç kimseye teslim olmamayı seçmişi iflah olmaz bir yalnız’dı.
Belki de Özgür haklıydı, belki de bu macera Leyla için alelade bir olaydı. Belki de mesajımı bildirim ekranında görünce “Aman be, bu da yapıştı kaldı!” dedi kendi kendine ve okuma zahmetine bile girmedi. İyi de neden yan yana uyuduk? Neden “Sadece sarıl bana” dedi. Demek ki onda da bana karşı tıpkı benim ona hissettiğim gibi bir bağ vardı. Yoksa neden ilk defa tanıştığı bir adamla aynı yatağa girip “Sadece sarıl bana” desin ki? Aklımı Leyla’dan ve ona dair sorulardan alamıyordum. Gün doğmaya yakın bir karar verdim: Öğleye kadar bekleyecektim ve mesajıma cevap vermezse onu unutacaktım. Bu kararı verdikten sonra uykuya daldım. Alarm sesiyle uyandığımda ilk Leyla’yı düşündüm yine. Yine işe filan gitmek istemedi canım, telefonu alıp yatağın içinde uzun uzun sosyal medya hesaplarımdaki paylaşımları izledim. Akşam da hiçbir şey yememiş olmama rağmen canım kahvaltı yapmak istemiyordu. Halbuki Leyla dün mesajıma cevap vermiş olsaydı belki bu sabah birlikte kahvaltı yapacaktık.
Yatağın içinde döne döne öğleyi bulmuştum ve telefonda hala bir hareket yoktu. Sabaha karşı verdiğim kararı uygulamak için derin bir nefes alıp yataktan kalktım. Banyoya gidip elimi yüzümü yıkadım. Aynada kendime baktım ve “Unut gitsin Selim!” dedim. Mutfağa geçip kendime güzle bir kahvaltı hazırladım: domatesli biberli sosis tava, haşlanmış yumurta, süzme peynir, biber dolgulu yeşil zeytin, salatalık ve tere, kayısı reçeli, bir dilim ekmek. Güzel de bir çay demledim, içine üç dört de karanfil attım. Mutfaktaki masaya kahvaltılıkları dizip oturdum. Kahvaltıya başlamadan önce telefonumu elime aldım ve dayanamayıp Leyla’yı aradım. Telefonu bir çaldı, iki çaldı… Kalbim bedenimi titretecek kadar hızlı çarpıyordu. Üç çaldı, dört çaldı… Tam kapatacakken karşıdan bir ses geldi: “Alo. Buyurun”. Ses Leyla’nın sesi değildi. Önce numarayı yanlış kaydetmiş olabileceğim geldi aklıma ama olamazdı çünkü onun telefonundan kendi numaramı çaldırmıştım. Sonra da onun müsait olmayıp da başka birinin telefonu açmış olacağını düşünerek Leyla’yı sordum. Telefonu açan kişi “Kimsiniz, telefonunuz ‘Orhan ya da Selim, ne fark eder’ diye kaydedilmiş” dedi. Orta yaşın üzerinde bir kadın sesiydi konuşanın sesi. Durakladım biraz ve “Ben Selim, Leyla’nın arkadaşıyım. Leyla ile görüşebilir miyim” dedim. Bir süre sessizlik oldu “Alo” dedim. Karşımdaki “Leyla’yı kaybettik” dedi. Telefon elimden düştü.



Comments