Kusurlu

Başımı kaldırıyorum. İneceğim istasyonun adı metroda yankılanıyor, inmeye hazırlanmak için İngilizce anonsu bekliyorum ama. Hep böyle yaparım, bir sebebi yok. Metrodan inip insanların arasında hepsinin düşüncelerini okumaya çalışarak yürüyorum, henüz bu güce sahip değilim ama aşağı yukarı tahminlerde bulunuyorum. Hepsinin günü iyi geçer umarım. Otobüs sinyalini görüyorum o ara. Kaçırdım. Bir sonraki beklenecek ve bir dal sigara içilecek.
Otobüsü kaçırdığım sabahları seviyor muyum emin değilim. Galiba bazı sabahlar seviyorum ama bugün öyle bir sabah değil. Dilimden ufak bir küfür kaçıyor bu yüzden. Bana yakışmıyor. Dilimden kaçan küfür karma yoluyla beni bulacak ve bir dahaki otobüs beş dakika geç kalacak. İnsan sabahın bu saatinde neden kil dükkanı açmaya gider ki? Sanki sabahın sekizinde kil yapmaya gelen çiftler doluşacak atölyeye. Yaptığım iş, zaman öldürme mesleği ama zamanını öldürmeye insanlar bu saatte gelmez ki! Yine de ben bugün, saatinde o dükkanı açmalıyım. Bunu bir görev bilinciyle yaptığıma da kendimi inandırmalıyım.
Benim otobüs geldiği an, kafamda tomurcuklanan düşünceden uzaklaşıp benim otobüsü bekleyenler sırasına karışıyorum. Otobüsün kokusu bir yerlerden tanıdık geliyor. Hayır otobüsün kokusu değil, bu kokuyu aldığım an içimde uyanan hissiyat tanıdık. Yıllar önce, yine böyle bir kasım günü Avrupa yakasından Anadolu tarafına giden bir otobüste, bir yerlere tutunmaya çalışırken, hiç bir yere tutunmayıp kafamda çalan şarkıya tutunmayı tercih etmiştim. Artık şarkı dinlemiyor olmam ne kadar üzücü.
“Teyzecim, böyle oturabilirsiniz.”
Böyle incelikler kaldı mı? Teşekkür ederek genç çocuğun yerine oturduktan sonra çantamın üstüne yerleştirdiğim ellerime bakıyorum istemsiz. Kırmızı ojelerim yerinde, ama tırnaklarıma giden yoldaki çizgilere yabancı gözlerle uzunca bir süre bakıyorum. Çizgiler gittikçe daha derinleşiyor ve ben o derinliklerin içine doğru düşüyorum. Belli ki ben de bir şeylerle epey zaman öldürmüşüm. Bunu kabulleneli aslında yıllar oldu. Bu sabahın farkı ne ki diğerlerinden?
Otobüs sallana sallana atölyenin kapısına kadar geliyor. Bir yerlere tutunarak iniyorum. Otobüsün duraktan kalkmasıyla birlikte bir rüzgar başlıyor. Uzun paltoma iyice sarınıyorum ama yüzüme sertçe değen rüzgardan hiç rahatsız değilim. Duraktan mesafesi 40 adım olan atölyem beni orada bekliyor. Kapıda nazar boncukları, rengarenk rüzgar çanları asılı. Ama bu karşılamaya suratsız şekilde bakıyorum. Çünkü bu atölyenin bu sıcak karşılamasının içten olmadığını yıllardır farkındayım. Sanki yüzüme ışıl ışıl gülerek aslında sen buraya ait değilsin demeye çalışıyor gibi. Kızıyorum içimden ama kıyamıyorum da. O narin kapısını nazikçe açıyorum. Yine de hoş buldum.
İçeri girdiğimde her zamanki gibi önce ışıkları açıyorum. Sonra kaloriferi. Sonra da kahve makinesini. Bu sırayı yıllardır hiç değiştirmedim. İnsan bazı şeyleri değiştirmeyince kendisine hala aynı kişiymiş gibi geliyor. Aynı kadın, aynı dükkan, aynı sabah. Yalnızca eller biraz daha titrek, dizler biraz daha ağrılı, aynadaki yüz biraz daha yabancı.
Kahvemi alıp tezgahın arkasındaki küçük sandalyeye oturuyorum. Atölyenin kokusunu seviyorum. Kil, kahve, biraz nem, biraz da fırından kalan o sıcak ve ağır koku. İnsanların buraya girince neden rahatladığını anlıyorum. Ya da sadece bir şeylerle oyalanmak iyi geliyor onlara. Bir şeyi şekillendirmek, bozmak, yeniden yapmak. Ben de yıllardır bunu yapıyorum. Kilin değil, kendimin üzerinde. Ama kendimi yeniden yaparken her defasında biraz daha bozuyorum. Ayarları bozuk, huysuz ve yalnız bir ihtiyar.
İlk müşteriler gelmeye başladığında zihnim de biraz susuyor. Bir çift. İki arkadaş. Kendi başına gelen genç bir kadın. İnsanlar masalara oturuyor, önlüklerini bağlıyor, ben de onlara çamuru nasıl yoğuracaklarını anlatıyorum. Aynı cümleleri o kadar çok söyledim ki artık ağzımdan kendiliğinden çıkıyorlar. Fazla su koymayın, kenarları çok inceltmeyin, fırına girmeden önce biraz beklemesi gerekiyor... Her şeyin bir bekleme süresi var. Kilin, kahvenin, insanların, hatta bazen hayatın. Ben beklemeyi hiç sevmedim. Beklerken düşünüyorsun çünkü.
Bir kadın yaptığı kupayı bana gösterip güzel olup olmadığını soruyor. “Güzel,” diyorum. Gerçekten güzel. Sonra yaptığı şeyin içine kendi elinin izini bırakmış olduğunu görüyorum. Parmağının küçük bir izi. Bir insanın elinin izini bir eşyanın üzerinde bırakması bana her zaman tuhaf gelmiştir, yıllardır gördüğüm o parmak izleri. Sanki ben buradaydım demenin en sessiz yolu. Benim ardımda ne kaldığını düşünüyorum. Birkaç fincan, bir sürü fırınlanmış tabak, eski defterler, anahtarlar... Üzerlerinde parmak izlerim. Bir de beni tanıdığını sanan insanların zihninde yarım yamalak birkaç cümle. Yeterli.
Öğleye doğru atölye kalabalıklaşıyor. Sesler birbirine karışıyor. Bir ara başım ağrıyor. Arka tarafa geçip yüzümü yıkıyorum. Aynada kendime bakıyorum. Saçlarımın arasındaki beyazlar artık saklanmıyor. Eskiden boyardım. Sonra bir gün boyamadım. Bir daha da hiç boyamadım. İnsan bazı mücadelelerden neden vazgeçtiğini unutuyor. Belki yorulduğu için. Belki artık kazanmanın bir anlamı kalmadığı için. Belki de basit, aynada gördüğü kişiyi olduğu gibi kabul etmek daha kolay geldiği için.
Yüzümü kurularken içeriden gelen neşeli sesleri duyuyorum ve yıllar önce söylediğim bir cümleyi hatırlıyorum. Birine, “Ben yalnızlığı . Önce bunun çok güç bir şey olduğunu sandım. Birisi fazla yaklaşınca rahatsız oldum. Birisi beni merak edince sorgulanıyormuş gibi hissettim. Birisi beni sevdiğinde altında başka bir şey aradım. Sonra insanlar yoruldu. Birer birer gittiler. Ben de haklı çıkmış gibi yaptım. Bak, herkes gidiyor dedim, şu an hayatımda olan herkes bir gün anılarını bırakıp çekip gidecek... Oysa belki de kimse gitmek istememişti, sadece ben kapıyı suratlarına kapatmıştım.
Ama şimdi bunu düşününce içimde büyük bir pişmanlık oluşmuyor. Neden? Pişmanlık için bile insanın içinde biraz umut olması gerekiyor sanırım. Benimki daha çok eski bir eşyanın yerini hatırlamak gibi. Burada bir zamanlar bir şey vardı. Şimdi yok.
Öğleden sonra atölye sakinleşiyor. Bir süre tek başıma kalıyorum. Dışarıdaki rüzgar çanlarından biri aralıklarla çalıyor. Kapının önündeki nazar boncuklarından birinin ipi gevşemiş. Yarın onu düzeltmem gerektiğini düşünüyorum. Sonra yarın kelimesi zihnimde bir süre asılı kalıyor. İnsan yarın diye ne kadar çok şey biriktiriyor. Yarın düzeltirim. Yarın ararım. Yarın giderim. Yarın söylerim. Sonra bazı yarınlar hiç gelmiyor. Benim de gelmeyen yarınlarım var. Çoğu benim suçum.
Masamın üzerinde küçük, yeşil bir defter var. Yıllardır aynı defter. Siparişler, hesaplar, müşterilerin isimleri. Aralara kendi cümlelerimi de yazmışım. Bazen ne düşündüğümü bile hatırlamıyorum. Bir sayfada “Bugün çok güzel bir hava var” yazıyor. Altında tarih. Başka bir sayfada “Bir insan kendisini kaç kez yeniden anlatabilir?” Bir başka sayfada sadece “Yeter.” yazmışım. Ne için yeter demiştim? Hatırlamıyorum.
Gözüm kocaman "Yeter" yazısından sonra altta küçücük bir yere sığdırılmaya çalışılmış bir paragrafa ilişiyor:
"İnsanın vakti hep özlemekle geçiyor ama kalbi en özlemle dolu insan benim sanırım. Hayat önümden akıp giderken ben hep bir şeyleri özledim, belki yaşayamadığım hayatı düşlerimde kurup onu özlediğimden. Yaşayamadığım hayat derken, öyle büyük şeyler canlanmasın gözünüzde. Ben hep zihnimin huzurunun sürekliliğini hayal ettim. Ama ben bu hayali hep kıskanarak özledim, benimle birlikte kimse kurmasın istedim bu hayali. Bazı insanlar yalnız ölmeliler. " İlk defa tarih yok.
Defterdeki boş bir sayfaya uzun süre bakıyorum. Sonra tarih atıyorum. Bir şey yazacakmışım gibi kalemi tutuyorum. Yazmıyorum. Sayfanın boş kalması hoşuma gidiyor. Boşluktaki huzur. Bugün bir şey yazmayacağım.
Saat dört gibi son müşteriler de gidiyor. Atölyede yalnız kalıyorum. Müşterilerden kalan bir fincanı elime alıyorum. Kenarı hafif yamuk. Fırından çıkınca böyle olmuş. Düzeltilemez. Notunu verip yerine koyuyorum. Sonra raflara bakıyorum. Yıllardır yaptığım her şey burada. Bazıları satılmış, bazıları unutulmuş, bazıları çatlamış. Çatlayanları atmaya kıyamıyorum. Bir insanın bir şeyi yalnızca kusurlu olduğu için atması bana zalimce geliyor. Kusurlu olduğum için kendimi de çöpe atmadım. Hatta yıllarca sakladım kendimi.
Akşam olduğunda ışıkları tek tek kapatıyorum. En son kapının üzerindeki küçük lambayı bırakıyorum. Dışarıdan bakınca atölye hala açık sanılsın istiyorum. Sonra neden böyle düşündüğümü bilmiyorum. Belki karanlıkta o kapının daha yalnız göründüğünü düşündüğüm için. Yine kıyamıyorum ona.
Kasayı kapatıyorum. Anahtarı çantama koyuyorum. Sonra yeniden çıkarıyorum. Avucumda biraz tutuyorum. Soğuk metal. Kaç yıldır bu anahtar benim elimde? Onu ilk aldığım günü hatırlamıyorum. Bir şeyi uzun süre taşıyınca nereden geldiğini unutuyorsun. Sonra onu bırakmak da zor geliyor. Tıpkı şu an zihnimde dönen o düşünce gibi...
Atölyeden çıkmadan önce masaların arasında bir kez daha dolaşıyorum. Sabah gelen insanların bıraktığı küçük izler hala orada. Bir yerde kurumuş bir kil parçası, bir yerde unutulmuş bir saç tokası. Saç tokasını alıp kasanın üzerine bırakıyorum. Yarın sahibi gelir belki. Sonra bu düşünceye gülüyorum. Belki gelmez. Belki başka bir saç tokası alır. İnsanların hayatında bıraktıkları küçük şeyleri bile geri alma zorunluluğu yok.
Kapıyı kilitliyorum. Rüzgar çanı arkamdan bir kez çalıyor. Dönüp bakıyorum. Hoşçakal.
Eve giden otobüste cam kenarına oturuyorum. Sabahki genç çocuk yok. Zaten niye olsun ki? Şehir akşamları daha güzel geliyor şu an bana. İnsanların yüzleri karanlıkta seçilmiyor. Herkes birbirine biraz daha benziyor. Bir süre camdan dışarı bakıyorum. Sonra kulaklığımı takıyorum. Yıllar önce dinlediğim şarkıyı buluyorum. Bu kez açıyorum şarkıyı. Neyin şerefine? Şarkı başladığında gözlerimi kapatıyorum. Çok eski bir günü hatırlıyorum. O gün kimdim, neredeydim, kiminleydim tam olarak bilmiyorum. Ama o zamanki halimi özlüyorum. Belki de özlediğim hayat aslında yaşayamadığım hayat değil, kendimin başka türlü olabileceğime inandığım zamanki hayat.
Eve geldiğimde paltomu çıkarıp sandalyenin üzerine bırakıyorum. Mutfakta bir bardak su içiyorum. Sonra salonun ışığını açmadan oturuyorum. Karanlıkta ev daha küçük. Daha sessiz.
Bir süre sonra kalkıp odama gidiyorum. Dolabın kapağını açıyorum. Dün giydiğim pantolonumu çıkarıyorum. Elimde tutuyorum. Sonra yerine koyuyorum. Başka bir şey çıkarıyorum. Onu da geri asıyorum. Ne aradığımı bilmiyorum. En sonunda elime yıllardır giymediğim siyah kadife elbisem geçiyor. Giyilmek için bugünü bekler gibi bir hali var, benim de bugün onu hiç kırasım yok.
Masamın başına geçiyorum. Telefonumu elime alıyorum. Rehberde isimler var. Çok isim var aslında. Yıllardır aramadığım insanlar, unuttuğum isimler... Yaşlılıktan mı, yoksa önemsemediğimden mi? Ne önemi var ki? Parmağım ekranda aşağı doğru ilerliyor. Sonra telefonu kapatıyorum. Kimseyi aramak istemiyorum. Bu defa bunu yalnızlık istediğimden değil, sessizlik istediğimden yapıyorum. Biliyorum.
Pencereyi açıyorum. Hava soğuk. Yüzüme değen rüzgar sabahki rüzgara benziyor. Gözlerimi kapatıyorum. Atölyenin önündeki rüzgar çanlarını düşünüyorum. Belki yarın yine çalarlar. Belki bir süre sonra seslerini değiştirmek için yenilerini asarlar, ya da kaldırırlar hepsini. Hayat böyle. Bir şey eksiliyor, yerine başka bir şey geliyor. Kimse neyin eksildiğini uzun süre hatırlamıyor. Bu düşünce bir anda içimi rahatlatıyor.
Masaya dönüp bilgisayarımı açıyorum. Yıllardır cevaplamadığım o mektubu arayıp buluyorum. Ekrandaki yazıya uzun süre bakıyorum. "Bir gününü nasıl geçirdiğini öyle merak ediyorum ki. Lütfen bana bir gününü anlat." Sonra ellerimi klavyenin üzerine koyuyorum. Bugün yazmak kolay geliyor.
Sana bu mektubu gönderiyorum. Benim bir günümün nasıl geçtiğini sormuştun birkaç yıl önce. Ortalama bir günüm böyle, bu kadar… Ancak her ne kadar artık zihnimi susturmayı başarmış olsam da yaşarken anlaşılmaya muhtaç biri olduğumu ama kendimi anlatmaktan aciz olduğum için tutunacak bir dalım bile kalmadığını bil. Hoş, benim kusuruma sahip herkes yalnız öleceğini daha doğduğu anda bilir. Anlayacağın sana emanet edeceğim kimsem yok, seni de kendine emanet ediyorum.




Comments