top of page

Yapraklar

Writer: Anonim
Anonim
Sep 16
9 min read

Şehre vardığımda ağaçların yaprakları kıpırdıyordu ama rüzgâr yoktu.

Bunu otelin kapısını ararken fark ettim. Valizimin tekerleği kaldırım taşlarının arasına sıkışmıştı; eğilip kurtardığımda alnıma düşen saçlarım yerinden oynamadı. Karşı dükkânın tentesi dümdüz duruyordu. Yalnızca yol boyunca sıralanmış ağaçların yaprakları hafifçe hışırdıyordu. Ses, arada bir kesilecek gibi oluyor, sonra dalların başka bir yerinden devam ediyordu.

Başımı kaldırıp baktım. Yol yorgunuydum. Bir şeyin tuhaf olduğunu fark etmekle üzerinde düşünmek arasında küçük bir mesafe vardı; o gün o mesafeyi yürümek istemedim.

Otelin kapısı ağırdı. İçeri girdiğimde eski ahşap, sabun ve bir yerlerde demlenmekte olan çay kokusu geldi. Resepsiyondaki kadın okuduğu sayfayı bitirip başını kaldırdı. Beklediğim için özür dilemedi, ben de bekletilmiş hissetmedim. Daha ilk dakikada buranın hoşuma gidebileceğini düşündüm.

Üç günlüğüne gelmiştim. Bilet alırken üç günün yeterli olacağını düşünmüştüm; neye yeteceğini bilmiyordum.

Bir süredir sabahları gözümü açar açmaz içimde birileri konuşmaya başlıyordu. Şunu unutma, buna dön, geç kalacaksın. Henüz yataktan kalkmamışken günün gerisinde kalmış oluyordum. Bazen gün boyunca yaptığım her şeyi hatırlıyor, ama o günü yaşamış gibi hissetmiyordum. Sanki ben bir yerlerde beklemiş, bütün işleri benim adıma daha becerikli, daha sabırlı biri halletmişti. Akşam eve döndüğünde yorgunluğunu bana bırakıyordu.

Odamda çantamı yere koydum. Pencerenin boyası kenarlardan kabarmıştı. Karşı evin mutfağında bir kadın hamur açıyordu. Oklavayı ileri ittiğinde bileğindeki bilezik dirseğine kayıyor, geri çektiğinde yeniden eline düşüyordu. Bir süre onu seyrettim. Ben bakmayı bıraksam da devam edecek bir hayat görmek iyi geldi.

Yatağa oturdum.

Şimdi ne yapacaktım?

Hiçbir şey yapmamak için geldiğim yerde ilk düşündüğüm buydu.

Yusuf’la ertesi akşam eski bir hanın alt katında oyun oynarken tanıştık.

İçeride ıslak paltoların yün kokusu vardı. Sobanın yakınındaki masaya bırakılmış mandalina kabukları sıcakta kıvrılmıştı. Her kapı açıldığında soğuk, ayak bileklerimize kadar geliyor, sonra masaların altında kayboluyordu.

Bir kız boş sandalyeyi gösterdi.

“Bir kişi eksiğiz.”

Sandalyeyi çektim. Montumu arkama sıkıştırdım, çantamı ayaklarımın yanına koydum. Kim olduğumu, burada kimi beklediğimi, neden yalnız geldiğimi sormadılar. Önümde bir yer açıldı ve oturdum.

Yusuf çaprazımdaydı. Kazak kolunun söküğünden bir iplik çıkmıştı. Kuralları anlatırken ipliği parmağına doluyor, parmağının ucu kızarınca bırakıyordu. Önümüzde yollar ve küçük şehirler çizilmiş tahta parçaları vardı. Bunları yan yana getiriyor, bazen birbirimizin yolunu kapatıyor, bazen istemeden başka birine geçit açıyorduk.

“İlk turda karışıyor,” dedi. “Oynarken daha kolay.”

Açıklaması bitmeden başımı sallamak üzereydim. Anlamış görünmenin anlamaktan önce geldiği o küçük alışkanlık.

“Şunu bir daha söyler misin?”

Söyledi. Sesinde en küçük bir değişiklik olmadı.

İlk oyunda elimdeki parçayı gereğinden uzun düşündüm. Koyabileceğim yerleri, başkalarının yapabileceği hamleleri, sonra bana kalacak seçenekleri. Bir oyun oynarken bile başıma gelebilecekleri azaltmaya çalışıyordum.

“Ben biraz ciddiye alıyorum galiba,” dedim.

Yusuf gülümsedi.

“Biraz.”

“Kaybetmeyi sevmiyorum.”

“Ben de sevmiyorum.”

“Ama hızlı oynuyorsun.”

“Bekleyince daha iyi bir fikir gelmiyor her zaman.”

Elindeki parçayı tahtaya koydu. Bir sonraki turda yolu kapandı. Eğilip baktı, sonra güldü.

“Bazen geliyordur tabii.”

Ben de güldüm. Söylediği şeyin hemen ardından yanılabilmesi, bunu düzeltmek için uzun bir açıklamaya ihtiyaç duymaması hoşuma gitmişti.

İkinci oyunda yan yana oturduk. Bir yeri göstermek için uzandığında kazağının kolu bileğime değdi. Kumaş yumuşaktı. Kolunu çektiğinde değdiği yerin bir süre daha farkında kaldım.

Nereden geldiğimizi, ne kadar kalacağımızı konuştuk. O da ertesi gün gidiyordu.

Adını içimden yeniden söyledim.

Yusuf.

Henüz yalnızca bir isimdi. Birkaç saat sonra onu aynı boşlukla düşünemeyecektim.

Handan çıktığımızda yağmur dinmişti. Oluklardan su damlıyordu. Yusuf kapının önünde atkısını düzeltti; bir ucu ötekinden uzun kalınca yeniden çözdü. Bekledim. Sonra birlikte yürümeye başladık.

Dar sokakların üzerinde evlerin üst katları birbirine yaklaşıyordu. Pencerelerden birinde televizyon ışığı, başka birinde mutfak lambası yanıyordu. Bir kadın masaya tabak koyuyordu. Perde hareket ettikçe yüzünü görüp kaybediyordum.

“Bir yere yetişmen gerekiyor mu?” diye sordu.

Gerekmesi gerekiyormuş gibi içimi yokladım. Telefonum çantamdaydı. Odamda beni bekleyen kimse yoktu.

“Hayır.”

Bunu söylemek hoşuma gitti.

Sokağın sonunda küçük bir meydan vardı. Ortasındaki ağacın yaprakları hışırdıyordu. Yanındaki kahvenin kapısına asılmış boncuklu perde kıpırdamıyordu. Bir an yukarı baktım, sonra Yusuf bir şey söyledi ve ona döndüm.

“Her şeyi bu kadar düşünür müsün?”

“Oyundaki gibi mi?”

“Evet.”

“Düşünebildiklerimi.”

“Ben bazen düşünmemek için hızlı karar veriyorum.”

“Ben de karar vermemek için düşünüyor olabilirim.”

Bunu söyledikten sonra kısa bir sessizlik oldu. Kendi cevabıma biraz şaşırmıştım. Aklımda uzun zamandır bulunan bir şeyi ilk kez düzgün duymuş gibiydim.

“Bir şey kötü olacaksa önceden bilirsem daha az üzülürüm sanıyorum,” dedim.

“Öyle oluyor mu?”

“Bazen iki kere üzülüyorum.”

Yusuf bana döndü. Hemen teselli etmedi. Yüzünde yalnızca söylediklerimi anlamaya çalışan bir ifade vardı.

“Ben de seçmezsem yanlış yapmamış olurum diye düşünüyorum bazen,” dedi. “Sonra bir şey kendiliğinden oluyor. Ben karar vermedim diyorum.”

“Ama vermiş oluyorsun.”

“Evet. Kendime anlatırken o kısmı atlıyorum.”

Ayakkabısının ucuyla yoluna çıkan küçük bir dalı kenara itti.

“Beklemeyi özgürlük sanabildiğim oluyor.”

Bu cümleyi içimde çevirdim. Benim özgürlük sandığım şey de çoğu zaman bütün ihtimallere hazırlanmış olmaktı. Kimseye ihtiyaç duymamak için her şeyi önceden yapmak. Sonra yaptıklarımın başından ayrılamamak.

“Ben de her şey kontrolümde olursa rahat edeceğimi düşünüyorum,” dedim. “Ama o zaman da sürekli kontrol etmem gerekiyor.”

Yusuf gülümsedi.

“Oyunda aynı takım olmamız pek iyi fikir değilmiş.”

“Bence birimizin kazanmak istemesi faydalıydı.”

“Ben de istedim.”

“Yeterince belli etmedin.”

Güldü. Sesinin dar sokakta kısa bir yankısı oldu. Sonra yine yan yana yürüdük.

Köşedeki küçük bara girdiğimizde gözlüklerim buğulandı. Çıkarıp silerken Yusuf pencerenin yanında bir masa buldu. Ahşabın üzerinde bardak izleri birbirine geçmişti; bazıları çok eskiydi, yüzeye işlemişti.

Paltomu çıkarırken saçım yakama takıldı. Kurtarmaya çalışırken bana baktığını gördüm.

Birden ellerimin ne yaptığını fark ettim. Saçımı kulağımın arkasına koyuşumu, sandalyeye yerleşirken elbisemi düzeltmemi. Kendimi onun gözünden görmeye çalıştım, sonra yoruldum bundan. Onu görmek istiyordum. Düşünürken ağzının bir kenarını hafifçe sıkmasını, konuşmaya başlamadan önce nefes almasını.

Şarap söyledik.

“Buraya gelince biraz başka biri olurum sanmıştım,” dedim.

“Nasıl biri?”

“Daha rahat. Bir şeyin nereye varacağını hemen merak etmeyen.”

“Oldun mu?”

“Şu an bunu ölçmeye çalışıyorum. Pek olmamış olabilirim.”

Güldü.

“Ben başka yerlerde kendime daha az kızıyorum.”

“Neden?”

“Kimse beni tanımıyor. Bir şeyi yapınca ‘Sen hep böylesin’ demiyorlar. Bir süre sonra ben de demeyi bırakıyorum.”

Camda yansımalarımız vardı. Dışarıdan geçen biri bir an Yusuf’un omzunun içinden yürüdü.

“Peki hangisisin?” dedim. “Buradaki mi, evdeki mi?”

“İkisi de herhâlde. Buradaki biraz dinlenmiş olan.”

Bunu sevdim. Kendimizi anlamak için bazen ne kadar yorgun olduğumuzu hesaba katmıyorduk. Ben kendimle ilgili en kesin kararları günün sonunda veriyordum; sesim sertleşmiş, sabrım azalmışken. Sabah birine gösterdiğim anlayışı aynı ciddiyetle kaydetmiyordum.

“İyi davrandığımda zaten yapmam gerekeni yaptığımı düşünüyorum,” dedim. “Kötü davrandığımda karakterim hakkında bir şey öğrenmiş gibi oluyorum.”

“Ben kendime daha çok gerekçe buluyorum galiba.”

“Ne gibi?”

“Yorgundum, sinirliydim, yanlış anlaşıldım. Bazen hepsi doğru oluyor. Ama karşımdaki yine de kırılmış oluyor.”

Bardağının ayağını parmaklarının arasında çevirdi.

“Özür dileyince hemen düzelmesini istiyorum. Düzelmeyince de ne yapacağımı bilemiyorum.”

“Ben bazen haklıysam sert olmaya da hakkım var sanıyorum,” dedim.

Cümle ağzımdan çıkınca bakışlarımı masaya indirdim. Kendimizden söz ederken bile anlattığımız kişiyi sevdirmek istiyorduk. Az önce söylediğimi başka türlü kurabilirdim. Daha anlaşılır, daha bağışlanabilir. Kurmadım.

Yusuf bir süre düşündü.

“Sonra pişman oluyor musun?”

“Oluyorum. Ama özür dilersem başta söylediğim şeyden de vazgeçmiş olacağım gibi geliyor bazen.”

“İkisini ayırmak zor.”

“Evet.”

Sessizlik oldu. Yan masada bir kadın çantasından rujunu çıkardı, küçük aynasına eğildi. Garson boş bardakları topladı. Dışarıda ağacın gölgesi camın üzerinde ince ince oynuyordu.

Yusuf’a bakarken birden ne kadar az şey bildiğimi düşündüm. Sesini birkaç saattir tanıyordum. Gülüşünü. Elindeki küçük kesiği. Buna rağmen söylediklerimi dinlemesini önemsiyordum artık. Ne zaman olmuştu? Tahtanın üzerinde bir yol ararken mi, dışarıda adımlarını benimkine uydurduğunda mı?

“Birini anlamak mümkün mü sence?” dedim.

“Ne kadar?”

“Tam olarak.”

“Ben kendimi tam olarak anlamıyorum.”

“Bu biraz kolay cevap.”

“Haklısın.”

Gülümsedi, sonra düşündü.

“Birini anladığımı düşündüğümde daha az soru sorduğumu fark ediyorum. Neden öyle yaptığını bildiğimden emin oluyorum. Belki en çok o zaman kaçırıyorum.”

“Ben de insanları şaşırmayacağım bir yere koymak istiyorum galiba.”

“Orada kalıyorlar mı?”

“Hayır.”

Güldük.

Sonra gülmemiz geçti ama konuşmanın bitmesine gerek kalmadı. İnandığımız şeylerin ne kadarını seçtiğimizi konuştuk. Bir huyumuz değişince kendimize ihanet etmiş gibi hissetmemizin tuhaflığını. Ben güçlü görünmeye ne kadar alıştığımı anlattım. Bazen üzgün olduğumu söylemektense bütün akşam susmayı tercih ettiğimi.

“Neden?” diye sordu.

“Birinin ne yapacağını beklemek istemiyorum.”

“Ya iyi bir şey yapacaksa?”

Omuzlarımı kaldırdım.

“Onu da beklemek zor.”

Yusuf başını salladı. Sanki bu cevabın etrafında bir süre dolaştı.

“Ben de kimseye ihtiyaç duymadığımı düşünüp akşam boyunca telefonuma baktığım oluyor,” dedi.

“Aramıyor musun?”

“Her zaman değil.”

“Ben de.”

O anda birbirimize benzemekten çok birbirimizin söylediğini duyabilmemiz hoşuma gitti. Aynı şeyleri farklı nedenlerle yapıyor olabilirdik. Bunun hepsini o masada çözmemiz gerekmiyordu.

Dışarı çıktığımızda ayakkabılarım ayaklarımı vurmaya başlamıştı. Yusuf adımlarını yavaşlattı. Söylemeden fark etmiş olmasına sevindim, sonra bu küçük şeyi zihnimde büyütmeye başladığımı fark ettim.

Bir eli cebindeydi. Öteki yürürken elimin yanında sallanıyordu.

Parmaklarımız birbirine değdi.

Çekmedim. O da çekmedi. Birkaç adım birbirimizi bulup kaybettik. Sonra eli elime yerleşti.

Barda bunu düşünmüştüm. Paltosunu giyerken de. Şimdi olmuştu ve zihnim yeni bir şey arıyordu: ya birazdan bırakırsa, ya bunu benden başka türlü anlıyorsa, ya ben—

Başparmağının elimin üzerinde durduğu yere döndüm. Derisinin sıcaklığına. Tırnağının kenarındaki küçük pürüzüne.

Küçük bir avlunun önünden geçerken oturmak istedim. Ağacın altındaki bank yağmurdan tam kurumamıştı. Yusuf eliyle tahtaya dokundu, sonra atkısını çıkarıp kuru tarafa serdi. Yan yana oturduk.

Başımızın üzerindeki yapraklar usulca hışırdıyordu. Hava durgundu. Atkının banktan sarkan ucu bile kıpırdamıyordu. Başımı kaldırdım. Yaprakların arasındaki gökyüzü koyu, neredeyse mor görünüyordu.

“Ne oldu?” dedi.

“Hiç.”

Elimi yeniden yanına bıraktım. Küçük parmağı parmağıma değdi.

Biz sustukça yaprakların sesi biraz daha belirginleşiyordu.

“Bir şeyin biteceğini bilmek seni uzaklaştırır mı?” diye sordum.

Soru ağzımdan çıktığında fazla açık olduğunu düşündüm. Geri alamadım.

Yusuf hemen cevap vermedi.

“Bazen,” dedi. “Seni?”

“Ben daha başlamadan sonrasını düşünüyorum. Üzüleceksem hiç olmasın istiyorum. Sonra olmayınca da onunla uğraşıyorum.”

Dizim dizine değiyordu. Bankın tahtası bedenimin altında yavaşça ısınıyordu.

“Ben her güzel şeyin devamını isteyip istemediğimden emin değilim,” dedi.

İçimde küçük bir yer kasıldı. Birkaç saniye yüzümü nasıl tutacağımı düşündüm. Sonra saatlerdir kendimiz hakkında konuşurken bunu gizlemeye çalışmak tuhaf geldi.

“Bunu duymak biraz üzücü,” dedim.

Bana döndü.

“Evet,” dedi. “Olabilir.”

Cümlesini geri almadı. Ben de onu söylediğinden daha ileri götürmemeye çalıştım. Henüz birlikte geçirdiğimiz bir gece vardı. Yine de insanın içindeki istek süre hesabı yapmıyordu. Elindeki sıcaklık kalsın istiyordu.

“Şimdi kalkmak istemiyorum ama,” dedi.

“Ben de.”

Avlunun öteki ucunda bir ışık söndü. Yapraklar birkaç saniye boyunca daha kuvvetli hışırdadı, sonra eski seslerine döndüler.

Biraz daha oturduk.

Otelimin kapısına geldiğimizde resepsiyonun ışığı yanıyordu. Kadın masanın arkasında kitap okuyordu. Bizi görüp yeniden sayfasına eğildi.

“Benimki ileride,” dedi Yusuf. “Yeşil tenteli olan.”

Sokağın sonuna baktım.

“Sabah gitmeden kahve içer miyiz?”

“Burada kahvaltı var.”

“Gelebilir miyim?”

“Gel.”

Yine de gitmedi.

Kapının pirinç kolu sırtımın arkasındaydı. Uzanıp açabilirdim. Yukarı çıkar, yüzümü yıkar, elbisemi sandalyeye bırakırdım. Sabah bu gece bitmiş olacaktı. Ama henüz bitmemişti. Yusuf karşımda duruyordu. Kazak kolundaki ipliği parmağına dolamıştı yine.

Bir şey söyleyecek gibi oldu. Gözlerini indirdi, sonra yüzüme baktı.

“Ben bu konularda çok da iyi değilim,” dedi.

Sesindeki çekingenlik içimi yumuşattı. Saatlerdir düşüncelerini dinlediğim adam şimdi kelimeleri nereye koyacağını bilemiyordu. Ben de bilmiyordum. Yalnızca hareketsiz durmayı daha iyi beceriyor olabilirdim.

“Ben de her şeyi bildiğimden konuşmuyorum zaten,” dedim.

Güldü.

Elimi uzatıp ipliğe dolanmış parmaklarına dokundum. Elini açtı. Parmağındaki ince kırmızı izi gördüm.

Biraz yaklaştım. O da bana doğru eğildi.

Gözlerimi hemen kapatmadım. Dudağının kenarındaki küçük çatlağı, yanağında yeni uzamış sakalı gördüm. Sonra eli yüzüme değdi.

İlk öpüşmemiz kısa sürdü. Geri çekildiğimizde alnı alnıma yaslandı. Bir şey söylemek geçti içimden. O küçücük sessizliği bile konuşarak doldurma alışkanlığı.

Bu kez bekledim.

Sokağın başındaki ağacın yapraklarını duyuyordum.

Sonra ben onu öptüm. Kazağının önünü tutmuştum; parmaklarımın altında yünün toplandığını hissedince fark ettim. Aklımdan yarım düşünceler geçiyordu. Çok yakın. Böyle kokuyormuş. Yarın. Hayır, şimdi yarın değil.

Bir süre cümle kuramadım.

Ayrıldığımızda eli hâlâ yanağımdaydı. Başparmağını hafifçe oynattı, sonra indirdi.

“Sabah,” dedi.

“Sabah.”

İçeri girdim. Kapıyı kapatmadan önce arkamı döndüm. Hâlâ oradaydı. Elini kaldırdı; ben de kaldırdım. Sonra yürüdü.

Odamda ayakkabılarımı çıkardım. Topuğum su toplamıştı. Yüzümü yıkarken dudaklarıma su değdi ve gülümsedim. Kimse görmediği için gülüşümü toparlamadım.

Sabah Yusuf kahvaltı salonunun kapısında belirdiğinde elimde bir dilim ekmek vardı.

Saçının bir tarafı yatmıştı. Gözlerinin altında hafif bir yorgunluk vardı. Onu gün ışığında görmeye hazırlanmış olduğumu sanıyordum; yine de bir an yabancı geldi. Geceki yüzünü bunun üzerine yerleştirmeye çalıştım. Sonra sandalyeyi çekerken ayağı masaya çarptı, çay kaşığım tabağın içinde titredi ve yalnızca karşımda oturan adam oldu.

“Günaydın.”

“Günaydın.”

İyi uyuyup uyumadığımızı konuştuk. Ben pek uyumamıştım. O da. Bunun üzerine ayrıca bir şey söylemedik. Peynir uzattım. Reçelin vişne mi erik mi olduğunu anlamaya çalıştık.

Otobüste kitap okuyunca midesinin bulandığını söyledi. Ben cam kenarında oturmazsam yolun hiç bitmeyeceğini hissettiğimi anlattım. Çantasını hâlâ hazırlamamıştı. Ben her şeyi yerleştirmiş, şarj aletimi unutmayayım diye ayakkabımın üzerine koymuştum.

Güldü.

“Şaşırmadım.”

“Ben de seninkine şaşırmadım.”

Gece söylediklerimizin sabah içinde böyle küçük karşılıklar bulması hoşuma gitti. Elbette bir çantanın hazırlanmış olması bir insanı açıklamıyordu. Yine de tanıdık bir ayrıntı bulunca ona dokunmak istiyordum.

Telefonu masanın üzerindeydi. Benimki cebimde.

Numarasını istemeyi düşündüm. Düşünce geldi, uzun süre kaldı. İstesem vereceğini tahmin ediyordum. Belki o da bekliyordu. Belki beklemiyordu. Bunu hâlâ bilmiyorum. Sonradan, gecenin olduğu gibi kalmasını istediğimi söylemek kolay olacaktı. Oysa o sabah biraz çekiniyordum. Biraz da ne istediğimi anlayamıyordum.

Çayımdan bir yudum aldım.

Yusuf eve dönünce çamaşır yıkaması gerektiğini söyledi. Ben buzdolabında bıraktığım yoğurdu düşündüm. Güldük. Dışarıdan bir arabanın geri vites sesi geldi. Mutfakta bir tabak kırıldı.

Sabah ilerledi.

Kalkarken paltosunu giydi. Atkısını boynuna doladı; bir ucu yine uzun kaldı. Bu kez düzeltmedi.

“İyi ki oturdun o masaya,” dedi.

“İyi ki yer vardı.”

Bir an bekledik. Sonra elini omzuma koydu. Kumaşın üzerinden avucunun ağırlığını hissettim.

“İyi yolculuklar.”

“Sana da.”

Kapıdan çıkarken dönüp baktı. Elimi kaldırdım.

Ardından kahvaltı salonu eski seslerine kavuştu. Bir kadın çocuğuna yumurtasını bitirmesini söyledi. Çayım soğumuştu.

Biraz daha oturdum.

Öğleden sonra otobüs şehrin dışına çıkarken başımı cama yasladım. Yol kenarındaki kavakların alt yaprakları sararmıştı. Benzinlik, lastikçi, üzerine kat çıkılmayı bekleyen bir ev. Şehir yavaş yavaş geride kalıyordu.

Yusuf’u düşündüm.

Bir anlaşmazlık uzadığında nasıl konuştuğunu bilmiyordum. Kırılınca susar mıydı? Sevdiği birinin sevincine kendi yorgunluğunun içinden çıkıp katılabilir miydi? Aynı şeyi üçüncü kez anlatmak zorunda kaldığında da sesi ilk akşamki gibi kalır mıydı?

Söylediklerinin hangilerini yaşayabildiğini, hangilerini yaşamayı dilediğini bilmiyordum.

Bir gece boyunca kendimizden söz etmiştik. Yine de birbirimize gösterdiğimiz yerleri kendimiz seçmiştik. Ben de bazı şeyleri söylememiştim. Bazılarını bilerek, bazılarını henüz kendime söyleyemediğim için.

Yusuf’u aslında tanımıyordum.

Bunu kabul edince gece eksilmedi. Elinin sıcaklığı, barda bir soruya cevap vermeden önce bekleyişi, kapının önünde birden çekingenleşmesi yerli yerinde kaldı.

Bildiğim Yusuf’tan hoşlanmıştım.

Hamlesi boşa çıkınca gülen Yusuf’tan. Kendisi hakkında anlattığı güzel şeylerin yanına daha zor olanları da koyabilen Yusuf’tan. Benimle aynı düşünmediğinde bunu saklamayan, atkısını banka seren, sabah biraz uykulu gelen Yusuf’tan.

Belki daha uzun tanısam başka şeyler hissedecektim. Belki hoşlanmam büyüyecek, belki gündelik hayatın içinde yön değiştirecekti. Olasılıkların birini seçip yaşanmamış günlerle doldurmak istemedim. Yüzünü hatırlamaya çalıştım yalnızca. Gülerken gözlerinin kenarında oluşan çizgiyi. Ekmeğini bölerken başını kaldırıp bana bakışını.

Otobüs kavakların arasından geçti. Yapraklar hafifçe titriyordu. Yanlarındaki küçük evin bacasından çıkan duman dümdüz yükseliyordu.

Bir süre ağaçları izledim.

Aklıma avludaki bank geldi. Dizim dizine değiyordu. Henüz kalkmamıştık. Yusuf’un eli elimin yanındaydı.

İçimde hafif bir üzüntü vardı. Bir de ondan hoşlanmış olmanın sıcaklığı. Hangisinin ötekini geçeceğini merak etmeden oturdum.

Otobüs hızlandı. Yapraklar geride kaldı.

 
 
 

Comments


bottom of page